إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ
İlk üç ayet Allah hakkında üçüncü şahısla konuşur: "hamd O'nadır", "O Rahmân'dır", "O din gününün sahibidir." Anlatılan biri var, ama karşımızda değil.
Arap belagatinde buna iltifat denir — hitabın ansızın yön değiştirmesi. Türkçede karşılığı yok denecek kadar az kullanılır, ama etkisi anlaşılır: birinden bahsederken cümlenin ortasında ona dönüp konuşmaya başlamak gibidir.
Buradaki işlevi çok net. İlk üç ayet bir tanıma faslıdır: kim olduğunu, seninle ilişkisini, merhametini, otoritesini öğrenirsin. Tanıma tamamlanınca uzaktan konuşma biter ve huzura girilir. Bilgi, ilişkiye dönüşür.
Sûrenin yapısı da burada kırılır: ilk yarı O'na aittir (hamd, terbiye, merhamet, mülk), ikinci yarı kula (talep, yol, sığınma). Ortada bu ayet durur ve ikisini birbirine bağlar. Kudsî hadiste "bu, benimle kulum arasındadır" denen yer tam burasıdır.
Birincisi: "iyyâke" öne alınmış. Arapça "na'büdüke" (sana kulluk ederiz) diyebilirdi; demiyor, nesneyi fiilin önüne çekiyor. Arapçada öne alınan öğe sınırlama bildirir — anlam "sana kulluk ederiz" değil, "yalnız sana kulluk ederiz" olur. Cümle bir bildirim değil, bir tercihtir; başka her kapıyı kapatarak kurulmuştur.
İkincisi: "iyyâke" iki kez söyleniyor. "İyyâke na'büdü ve nesta'în" demek gramer olarak mümkündü ve daha kısaydı. Ama kelime tekrarlanıyor. Çünkü iki fiil ayrı ayrı tahsis edilmek isteniyor:
Bu ayrım pratikte çok gerçektir. İnsan ibadetini Allah'a yapıp yardımını başka kapılardan bekleyebilir; namazını kılıp işini torpille yürütebilir. Tekrar bu kapıyı kapatıyor: iki alan da aynı yere bağlı.
Kök a-b-d. Somut anlamı boyun eğmek, ram olmak. Ama Arapçadaki bir kullanımı kelimenin ruhunu açık eder:
Aynı kökten. Yani ibadet, kelimenin kendi mantığı içinde: çiğnene çiğnene düzleşmek, pürüzlerin aşınması, geçilebilir hale gelmek. Kulluk burada aşağılanma değil, işlenme demektir. Tekrar tekrar aynı yerden geçmek — namazın günde beş kez, aynı hareketlerle tekrarlanması tam olarak bu işi yapar. Yol, üzerinden geçile geçile yol olur.
Bunun birkaç yönü var. Birincisi, ibadetin şahsî bir mesele olmadığını, bir topluluğa ait olduğunu söyler — kişi tek başınayken bile bir cemaatin ağzıyla konuşur. İkincisi, mütevazı bir taraf taşır: kişinin kendi ibadeti kabule değmeyebilir, ama topluluğun içinde sunulmaktadır. Üçüncüsü, "ben" demenin bu cümlede yapacağı tahribatı önler — "yalnız sana kulluk ederim" cümlesi, sınırlamayı vurgularken farkında olmadan kişiyi öne çıkarırdı.
Önce hakkı teslim ediliyor, sonra istekte bulunuluyor. İstemeye başlamadan önce, ilişkinin isteğe bağlı olmadığı ortaya konuyor — yani "sen verirsen kulluk ederim" değil. Kulluk şartsızdır, talep ondan sonra gelir.
Ayrıca yardım istemenin kendisi de bir kulluk biçimidir: acizliğin kabulüdür. Bu yüzden iki cümle birbirinin devamıdır, ikisi ayrı iş değildir.