وَيَوْمَ نَحْشُرُهُمْ جَمِيعًا ثُمَّ نَقُولُ لِلَّذِينَ أَشْرَكُوا۟ مَكَانَكُمْ أَنتُمْ وَشُرَكَآؤُكُمْ فَزَيَّلْنَا بَيْنَهُمْ · هُنَالِكَ تَبْلُوا۟ كُلُّ نَفْسٍ مَّآ أَسْلَفَتْ
"Onları topluca haşredeceğimiz, sonra ortak koşanlara 'siz de ortaklarınız da yerinizde kalın' diyeceğimiz gün — aralarını ayırırız. Ortakları: 'Siz bize kulluk etmiyordunuz. Bizimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter; sizin kulluğunuzdan gerçekten habersizdik' derler. · İşte orada her can, önden gönderdiğini sınayıp anlar. Gerçek sahipleri olan Allah'a döndürülürler ve uydurdukları şeyler kendilerinden kaybolup gider."
مَكَانَكُمْ — isim fiil olarak emir: "yerinizde kalın, durun." Bunu bir dizim gözlemi olarak kaydediyorum: sahne bir mahkeme salonu gibi kuruluyor ve ilk emir durdurmadır.
فَزَيَّلْنَا بَيْنَهُمْ — kök ز-ي-ل: ayırmak, arasını açmak. Fiil II. bâbdadır ve tekrar/şiddet bildirir: iyice ayırdık.
Ve bu ayrılma sûrede bir kez daha, başka kelimeyle dönecek: yirmi sekizinci ayette ortaklar konuşuyor, otuzuncu ayette ve dalle anhüm mâ kânû yefterûn — "uydurdukları kaybolup gitti".
Arapçada mef'ûlün öne alınması tahsis bildirir. Yani cümle "bize kulluk etmiyordunuz" değil daha tam olarak: "bize kulluk etmiyordunuz" — başkasına ediyordunuz.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı bu takdimdir: ortakların savunması, kulluğun hiç olmadığı değil, kendilerine yönelmediği yönündedir. Ve Sebe''de ve Meryem 19/81-82'de aynı sahne işlendi: yöneldiği sanılan taraf, yönelmeyi tanımıyor.
تَبْلُوا۟ كُلُّ نَفْسٍ مَّآ أَسْلَفَتْ — ب-ل-و kökü: denemek, sınayarak yıpratmak. Kök Bakara 2/49'da çözümlendi (belâün min rabbiküm azîm) ve orada kaydedilmişti: kelime iyiyle sınamayı da kapsar. Oraya dayanıyorum.
Ve fiilin öznesi kaydedilmelidir: teblû küllü nefsin — sınayan, canın kendisi. Sınanan da kendi önden gönderdiği.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı fiilin öznesidir: sahnede kimse kimseyi sınamıyor — herkes kendi geçmişini yokluyor. Ve bu, bir önceki cümledeki ayrılmayı tamamlıyor: ortaklar ayrıldıktan sonra geriye yalnız kendi ameli kalıyor.
أَسْلَفَت — kök س-ل-ف: önden geçmek, öne göndermek. Selef — önce geçenler. Kelime ticarî kullanımda "peşin verilen" anlamı da taşır: selem akdi. Ve bu resim ayete uyar: önceden gönderilmiş olan, sonra karşılığı alınacak şey.
مَوْلَىٰهُمُ ٱلْحَقِّ — ve sûrenin omurga kelimesi burada bir sıfat olarak geçiyor: "gerçek sahipleri". Karşısında ne olduğu hemen söyleniyor: ve dalle anhüm mâ kânû yefterûn — uydurdukları. Yani hakk ile iftirâ aynı cümlede karşı karşıya.