وَرَأَيْتَ ٱلنَّاسَ يَدْخُلُونَ فِى دِينِ ٱللَّهِ أَفْوَاجًا
Ve raeyte'n-nâse yedhulûne fî dînillâhi efvâcâ "ve insanları bölük bölük Allah'ın dinine girerken gördüğünde,"
Cümle "insanlar girdiğinde" diyebilirdi. Demiyor; "sen onları girerken gördüğünde" diyor. Muhatap tekildir ve Peygamber'dir. Böylece olayın gerçekleşmesi ile onun görülmesi ayrı iki şart haline gelir.
Birincisi, zaferin ölçüsü yeniden tanımlanıyor. Fetih birinci ayette geçti; ama şart orada kapanmadı. Şartın tamamlanması için ikinci bir şeyin daha görülmesi gerekiyor: insanların girmesi. Yani şehrin alınması, sûrenin ölçüsünde henüz bir sonuç değil. Sonuç, şehrin değil insanların açılmasıdır.
İkincisi, bir müjde niteliği taşıyor. Uzun süren mücadelelerde çoğu kişi sonucu görmez. Burada muhataba, sonucu kendi gözüyle göreceği bildiriliyor.
Kök r-'-y Arapçada hem gözle görmeyi hem zihinle kavramayı karşılar (aynı kökten re'y — görüş, kanaat). Buradaki nesnenin somut bir olay olması, gözle görmeyi öne çıkarır.
Belirlilik takısıyla: el-nâs — insanlar, kalabalık, halk. Sınırlandırılmamış, bir kabileye ya da bir gruba indirgenmemiş.
Kelimenin kökü hakkında dil âlimleri ihtilaf eder — e-n-s (ünsiyet, yakınlık) ya da n-w-s (kımıldamak, salınmak) kökünden türediği söylenir. Bu tartışma Nâs sûresinin yerinde ele alınacak; burada asıl mesele kelimenin kapsamıdır.
Karşılaştırma şu: bu davet, iki üç kişiyle başlamıştı. İlk yıllarda iman edenler tek tek sayılabiliyordu; kaynaklar isimlerini birer birer kaydeder. Şimdi kullanılan kelime "bir grup insan" değil, doğrudan "insanlar"dır. Tekil sayımdan toplu isme geçiş, sürecin özetidir.
Fiil muzari (geniş/şimdiki zaman) kipindedir. "Girdiler" (dehalû) denmemiş, "giriyorlar" denmiş. Muzari burada bir hâl cümlesi kurar: görülen şey tamamlanmış bir olay değil, gözün önünde akmakta olan bir hareket. Bitmiş bir istatistik değil, süregiden bir akış tarif ediliyor.
فى (fî) edatı "içine" demektir ve burada mekân imgesini tamamlar. Din, girilen bir alan gibi tasvir ediliyor — kapısı olan, içine girilen, içeride bulunulan bir yer. Bir önceki ayette kapı açılmıştı; burada içeri giriliyor.
دِين kelimesinin kök tahlili Mâûn sûresinde yapıldı (d-y-n: borç, boyun eğme, karşılık görme, işleyen düzen). Burada kelime "işleyen din, uyulan düzen" anlamındadır.
دِينِ ٱللَّه tamlaması ayrıca bir sınır çizer: girilen şey Allah'ın dinidir; bir kişinin dini, bir kabilenin dini, galip tarafın dini değil. Bu ayrım fetih bağlamında önemlidir, çünkü tarihte galip gelenin dininin galibin adıyla anılması olağandır. Ayet, girilen şeyin sahibini ismen belirtiyor.
Kök f-w-c. Fevc: bir arada hareket eden insan topluluğu, bölük, küme. Çoğulu efvâc. Kelime askerî bir birlik gibi de anlaşılabilir ama Arapçada daha genel bir "grup" anlamı taşır.
Kelime çoğuldur ve nekredir. Bu iki özellik birlikte şu anlamı verir: bir bölük değil, birbiri ardına gelen belirsiz sayıda bölük. Türkçedeki "bölük bölük", "dalga dalga", "akın akın" karşılıkları bu tekrarı yakalar.
Gramerdeki yeri. Kelime hâl (durum bildiren öğe) olarak mansûbdur; yani "girme" fiilinin nasıl gerçekleştiğini anlatır. Anlatılan, kaç kişinin girdiği değil, giriş biçimidir. Sayı verilmiyor; ritim veriliyor.
Bu kelime, yirmi yıllık bir sürecin tek kelimelik özetidir ve gücü tam olarak bu karşıtlıktan gelir.
Davetin ilk döneminde iman etmek bireysel ve pahalı bir karardı. Kişi kendi kabilesinin, çoğu zaman kendi ailesinin karşısına geçiyordu; kaybettiği şey somuttu — himaye, ticaret, itibar, bazen can güvenliği. Bu şartlarda insanlar akın halinde değil, teker teker ve genellikle gizlice geliyordu.
Efvâcen bu tabloyu tersine çevirir. Artık gelmek için tek başına ayakta durmak gerekmiyor; grup halinde geliniyor. Siyer kaynaklarının hicrî 9 yılını "heyetler yılı" diye anması bu tablonun tarihî karşılığıdır: kabileler bireysel değil, temsilcileri aracılığıyla toplu olarak katılıyordu.
Ama bu kelime yalnızca bir başarı bildirimi değildir. Toplu katılımın bir de öbür yüzü vardır ve Kur'an bu yüzü örtmez. Aynı dönemde inen bir ayet, tam da toplu katılanların bir kısmına şunu söyler:
"Bedevîler 'iman ettik' dediler. De ki: İman etmediniz; ama 'teslim olduk' deyin. Çünkü iman henüz kalplerinize girmedi." (Hucurât 49/14)
Bu ayet, efvâcen tablosunun içinde okunduğunda bir denge kurar: kalabalık katılım, derinlik garantisi değildir. Kapıdan girmek ile içeride olmak aynı şey değildir; girenlerin sayısı arttıkça, girişin sebeplerinin çeşitlenmesi de kaçınılmazdır.
Bu, üçüncü ayetteki istiğfar emrini anlamak için gereken zeminlerden biridir. Sayının büyümesi, bir topluluk için en sevindirici ve aynı zamanda en riskli andır.