مِن شَرِّ ٱلْوَسْوَاسِ ٱلْخَنَّاسِ
Arapçada bir kelime sınıfı vardır: dört harfli, ilk iki harfin tekrarıyla kurulan, ve duyulan bir sesi taklit eden kelimeler. Türkçede "yansıma" ya da "ses taklidi" dediğimiz şey. Örnekler: veşveşe (fısıltı), haşheşe (hışırtı), hemheme, demdeme, zelzele.
وسوسة bu sınıftandır. Kelimenin kendisi bir fısıltı sesidir: ves-ve-se. İki kez tekrarlanan, sürtünmeli, yumuşak, alçak bir ses. Söylediğiniz anda taklit ettiği şeyi yapıyor.
Dil kitaplarında kelimenin asıl anlamı olarak "gizli, hafif ses" kaydedilir; takıların, süs eşyalarının çıkardığı ince ses için kullanıldığı nakledilir. Yani kelime önce duyulur duyulmaz bir sesi adlandırıyor, sonra "içe fısıldanan söz" anlamını kazanıyor.
Bu, kavramın tarifini kelimenin kendisine yerleştiriyor. Vesvese bağırmaz. Bağıran bir şeye karşı savunma alınır; fısıldayan bir şey ise, çoğu zaman kendi düşüncen sanılır. Vesvesenin gücü, ses seviyesinin düşüklüğündedir.
Masdar mı, isim mi? Arapçada bu kalıptaki kelimelerin harekesine göre bir ayrım yapıldığı nakledilir: el-vesvâs (fetha ile) isim — yani fısıldayanın kendisi; el-visvâs (kesre ile) masdar — yani fısıldama eylemi. Kur'an'daki okuyuş fetha iledir.
Bu kabul edilirse, ayette anılan şey eylem değil, faildir: fısıldayan. Nitekim bir sonraki ayet "o ki fısıldar" diyerek bunu doğruluyor — ilgi zamiri (ellezî) bir faili niteler, bir eylemi değil.
Yine de bazı müfessirler kelimeyi masdar sayıp "fısıldamanın şerrinden" diye anlamıştır. Sonraki ayetin ifadesi birinci okumayı destekler.
Fiil olarak Kur'an'da. Kök Kur'an'da birkaç yerde geçer ve edatları değişir — bu, üzerinde durulması gereken bir ayrıntıdır:
| Ayet | İfade | Edat |
|---|---|---|
| A'râf 7/20 | fe-vesvese lehümâ eş-şeytân | لـ — "onlar için / onların aleyhine" |
| Tâhâ 20/120 | fe-vesvese ileyhi eş-şeytân | إلى — "ona doğru" |
| Nâs 114/5 | yüvesvisü fî sudûri'n-nâs | في — "…nın içinde" |
Üç edat, üç ayrı mesafe: için / doğru / içinde. Birincisi dışarıdan ve hedefe yöneliktir; ikincisi yaklaşmayı gösterir; üçüncüsü içeridedir. Kur'an'ın son sûresi, en içerideki edatı kullanıyor.
Bu tespiti bir okuma olarak sunuyorum; klasik tefsirlerde edat farkları üzerinde durulur, ama bu üçlü diziliş benim kurduğum bir çerçevedir.
"Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne fısıldadığını (mâ tüvesvisü bihî nefsühû) biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız." (Kâf 50/16)
Burada fısıldayan şeytan değil, insanın kendi nefsidir. Bu ayet, vesvesenin kaynağının tek olmadığını gösteriyor ve Nâs sûresinin son ayetiyle birlikte okunduğunda meselenin tamamı ortaya çıkıyor. Buna 6. ayette döneceğiz.
Kökün en somut kullanımı yüzdedir: hanes, burnun yüzden geriye çekik, basık olması halidir. Ahnes — basık burunlu. Câhiliye şairi el-Hansâ'nın adı da bu köktendir. Yani kökün merkezinde geriye çekilme, içeri kaçma hareketi var.
"Hayır! Yemin ederim geri çekilenlere (el-hunnes), akıp akıp yuvalarına girenlere (el-cevâri'l-künnes)…" (Tekvîr 81/15-16)
Klasik tefsirlerde el-hunnes çoğunlukla yıldızlar/gezegenler olarak açıklanır: geceleyin görünür, gündüz kaybolurlar; ya da gökte ilerlerken geri gidiyormuş gibi görünüp sonra yeniden ilerlerler. Ve künnes kelimesi, ceylanın gizlendiği yuvayı (kinâs) çağrıştırır — görünüp sonra yuvasına giren hayvan görüntüsü.
İki ayet arasındaki bağ çok yerinde: hunnes, ortaya çıkıp sonra kaybolan varlıklardır. Hannâs ise aynı kökün mübalağa kalıbıdır — fe''âl vezni, işi çok yapanı, o işle özdeşleşmiş olanı bildirir (Felak sûresindeki neffâsât ile aynı kalıp mantığı).
Kelimenin bu iki tarafı bir arada tuhaftır. Vesveseci hem yaklaşır (fısıldamak için yakın olmak gerekir) hem çekilir. Klasik tefsirlerde bu ikilik iki şekilde açıklanır ve ikisi de birbirini tamamlar:
1. Allah anıldığında çekilir. Yaygın açıklama budur: kul Allah'ı andığında vesveseci siner, kul gaflete daldığında geri döner. Yani hannâslık, bir döngüyü anlatır — çekilme ve geri gelme.
2. Vurup kaçar; kendini göstermez. Fısıltıyı bırakır ve ortadan kaybolur. Geriye kalan söz, artık kimin sözü olduğu belirsizdir — ve tam bu belirsizlik yüzünden kişi onu kendi düşüncesi sanır.
İkinci izah, bana kalırsa kelimenin gücünü daha iyi açıklıyor ve bu benim tercihimdir, bağlayıcı değildir. Çünkü mesele şu: eğer vesveseci ortada kalsaydı, vesvese etkisiz olurdu. Bir düşüncenin kaynağı belliyse, o düşünce tartışılabilir. Kaynağı belirsiz bir düşünce ise savunmasızdır — çünkü ona itiraz eden, kendi kendine itiraz etmiş olur.
"Benim sizin üzerinizde hiçbir gücüm (sultân) yoktu; sadece sizi çağırdım, siz de bana uydunuz. Öyleyse beni kınamayın, kendinizi kınayın." (İbrâhîm 14/22)
Yani vesvesecinin elinde zorlayıcı bir güç yok. Elindeki tek şey çağrıdır — bir davet, bir söz, bir fısıltı. Zorlama olmadığı için sorumluluk kişide kalır. Ve zorlama olmadığı için de silahı gizlilikten ibarettir.
Sinmenin anlamı buradan çıkıyor: bu, gücü olmayan bir düşmanın taktiğidir. Güçlü olan saklanmaz. Hannâs olmak, açık bir çatışmayı göze alamamaktır.
Ayet bir vasıf kullanıyor: "fısıldayan, sinen". Özel isim vermiyor. Ve altıncı ayet bu vasfın iki cinste birden bulunabileceğini söyleyecek. Yani sûre, tehdidi bir varlığa değil, bir işleve bağlıyor.