ذَٰلِكَ مِنْ أَنۢبَآءِ ٱلْغَيْبِ نُوحِيهِ إِلَيْكَ وَمَا كُنتَ لَدَيْهِمْ إِذْ أَجْمَعُوٓا۟ أَمْرَهُمْ وَهُمْ يَمْكُرُونَ · وَمَآ أَكْثَرُ ٱلنَّاسِ وَلَوْ حَرَصْتَ بِمُؤْمِنِينَ · وَمَا تَسْـَٔلُهُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ هُوَ إِلَّا ذِكْرٌ لِّلْعَٰلَمِينَ
"Bu, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Onlar tuzak kurarak işlerinde birleştiklerinde sen yanlarında değildin. Sen ne kadar istesen de insanların çoğu inanacak değildir. Oysa sen buna karşılık onlardan bir ücret istemiyorsun; o, âlemler için bir öğütten başka bir şey değildir."
Bölüm boyunca aynı kalıp üç kez tekrarlanıyor: Ve mâ künte bi-cânibi'l-ğarbiyy (44), ve mâ künte sâviyen fî ehli Medyen (45), ve mâ künte bi-cânibi't-Tûri iz nâdeynâ (46). Delil, bilginin kaynağı üzerine kuruluyor. Ve Ankebût 29/48'de aynı yöntem işlenmişti (ve mâ künte tetlû min kablihî min kitâb) — orada okuma ve yazmanın yokluğu delil yapılıyordu.
| Yer | İfade | Neyin yokluğu delil |
|---|---|---|
| Kasas 28/44-46 | Ve mâ künte… (üç kez) | Tanıklık |
| Ankebût 29/48 | Ve mâ künte tetlû min kablihî min kitâb | Okuma-yazma |
| Yûsuf 12/102 | Ve mâ künte ledeyhim iz ecmeû emrahüm | Kapalı bir istişarede bulunma |
Ve Yûsuf'taki fark kaydedilmeye değer, kendi okumam olarak veriyorum: delil bir sahneye bağlanıyor ve o sahne, kıssanın en kapalı anıdır — kardeşlerin kendi aralarında karar aldığı an (15. ayet).
Yani delil, kıssanın herkesin görebileceği bir yerinden değil, kimsenin göremeyeceği bir yerinden seçiliyor. Ve 3. ayetteki ve in künte min kablihî le-mine'l-ğâfilîn cümlesi burada tamamlanıyor.
Bu, sûre içinde doğrulanabilir bir halkadır: sûre bir habersizlik kaydıyla açılıp, aynı kaydın delile çevrilmesiyle kapanıyor.
Muzâri (ve mâ ekseruhüm mü'minîn) da denebilirdi; nitekim Kur'an başka yerde öyle de der (… Yûsuf 12/103 — ve mâ ekseru'n-nâsi ve lev haraste bi-mü'minîn).
ح-ر-ص kökü: bir şeyi şiddetle istemek, üzerine düşmek. Ve fiilin muhataba yöneltilmesi kayda değer: ve lev haraste — "sen ne kadar düşsen de".
Bu sınır dizinde birçok yerde işlendi ve Kasas 28/56'da altı sûreden tablo yapılmıştı (lâ tehdî men ahbebte, ve mâ ente aleyhim bi-vekîl, fe-lâ tezheb nefsüke aleyhim hasarât …). Oraya dayanıyorum.
Ve Yûsuf'taki kelimenin farkı kaydedilmelidir: öteki ayetlerde sınır yetki ya da üzüntü üzerine konuyordu. Burada hırs üzerine konuyor: çabanın yoğunluğu.
Ve iki cümlenin bir arada durması kayda değer: ücret istenmiyor (mâ tes'elühüm aleyhi min ecr) ve hitap sınırsız (li'l-âlemîn). Bunu bir gözlem olarak veriyorum: karşılıksızlık ile kapsam aynı cümlede anılıyor.