قُلْ هَٰذِهِۦ سَبِيلِىٓ أَدْعُوٓا۟ إِلَى ٱللَّهِ عَلَىٰ بَصِيرَةٍ أَنَا۠ وَمَنِ ٱتَّبَعَنِى وَسُبْحَٰنَ ٱللَّهِ وَمَآ أَنَا۠ مِنَ ٱلْمُشْرِكِينَ
"'De ki: İşte benim yolum budur. Ben ve bana uyanlar, basiret üzere Allah'a çağırıyoruz. Allah'ı tenzih ederim; ben ortak koşanlardan değilim.'"
قُلْ هَٰذِهِۦ سَبِيلِىٓ أَدْعُوٓا۟ إِلَى ٱللَّهِ عَلَىٰ بَصِيرَةٍ — "De ki: İşte benim yolum budur; ben ve bana uyanlar basiret üzere Allah'a çağırıyoruz." (Yûsuf 12/108)
Ve kelimenin bu sûredeki yeri kaydedilmeye değer, kendi okumam olarak veriyorum: aynı kök 93 ve 96. ayetlerde fiziksel görme için kullanılmıştı (ye'ti basîrâ, fe'rtedde basîrâ). Burada aynı kök, çağrının niteliği olarak geliyor.
Ve sûrenin bütünüyle bağı kurulabilir: sûre boyunca bilme ve görme ekseninde ilerlendi — rüya, yorum, delil, tanıma, tanınmama, ağaran gözler, geri gelen görme. Kapanışta çağrının niteliği olarak seçilen kelime aynı kökten geliyor.
Ve dizim nüktesi kaydedilmelidir: cümlede edû (çağırıyorum) fiili tekildir; sonra bir ekleme yapılıyor: ene ve meni'ttebeanî.
Arapçada buna atf ale'd-damîri'l-müstetir denir — gizli özneye atıf; ve bunun için araya ayrık zamir (ene) konması gerekir. Ayet tam bunu yapıyor.
Bunu bir gramer kaydı olarak veriyorum ve anlamı taşıyor: çağrı önce bir kişiye ait olarak kuruluyor, sonra kapsamı genişletiliyor. Yani "bana uyanlar" da aynı işi yapan taraf oluyor.
وَسُبْحَٰنَ ٱللَّهِ وَمَآ أَنَا۠ مِنَ ٱلْمُشْرِكِين — ve cümle, 106. ayetteki teşhisin karşısına konuyor.