وَلَا تَحْسَبَنَّ ٱللَّهَ غَٰفِلًا عَمَّا يَعْمَلُ ٱلظَّٰلِمُونَ ۚ إِنَّمَا يُؤَخِّرُهُمْ لِيَوْمٍ تَشْخَصُ فِيهِ ٱلْأَبْصَٰرُ · مُهْطِعِينَ مُقْنِعِى رُءُوسِهِمْ لَا يَرْتَدُّ إِلَيْهِمْ طَرْفُهُمْ ۖ وَأَفْـِٔدَتُهُمْ هَوَآءٌ
Ve lâ tahsebennallâhe ğâfilen ammâ ya'melü'z-zâlimûn · İnnemâ yüahhıruhüm li-yevmin teşhasu fîhi'l-ebsâr · Mühtıîne muknıî ruûsihim lâ yerteddü ileyhim tarfühüm ve ef'idetühüm hevâ'
"Sakın Allah'ı, zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma. O, onları ancak gözlerin dehşetle yerinden fırlayacağı bir güne erteliyor. · Başları dikilmiş hâlde koşarlar; bakışları kendilerine dönmez ve gönülleri bomboştur."
Bunu bir dizim gözlemi olarak kaydediyorum: ayet, gecikmenin ilgisizlik olarak okunması ihtimalini karşı tarafın değil, kendi muhatabının zihninde karşılıyor. Yani sorulacak soru, dışarıdan gelmesi beklenen bir itiraz değil, içeriden doğabilecek bir kuşku olarak ele alınıyor.
Ve aynı nehiy kırk yedinci ayette bir kez daha gelecek: fe-lâ tahsebennallâhe muhlife va'dihî rusüleh. İki nehiy, beş ayet arayla, aynı fiille.
Fiil onuncu ayette elçilerin çağrısında geçmişti: ve yüahhıraküm ilâ ecelin müsemmâ — orada erteleme bir lütuf olarak sunuluyordu.
| Ayet | Te'hîr | Nasıl sunuluyor |
|---|---|---|
| 10 | Yüahhıraküm ilâ ecelin müsemmâ | Davetin vaadi — fırsat |
| 42 | Yüahhıruhüm li-yevmin… | Zalimler için — biriktirme |
Aynı fiil, iki zıt yönde. Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum, dayanağı iki geçişin karşılaşmasıdır: erteleme kendi başına bir hüküm taşımıyor; hükmü, ertelenen sürenin ne yaptığı belirliyor.
Ve Fâtır (Melâike) 35/45'te aynı fikir işlendi: ve lâkin yüahhıruhüm ilâ ecelin müsemmâ — orada da gecikmenin acizlikten gelmediği kaydedilmişti. Oraya dayanıyorum.
- شَخْص (şahs) — uzaktan seçilen karaltı, bir cismin belirginleşen gövdesi. Türkçedeki "şahıs" kelimesi budur ve aslı "uzaktan görülen kütle"dir.
- شَخَصَ بَصَرُهُ — gözü bir noktaya takılıp kaldı, kırpmadan dikildi; ve dilcilerin kaydettiği daha ağır anlam: gözün yuvasından fırlayacak gibi açılması.
- شُخُوص — bir yerden kalkıp yola çıkmak.
Bunu bir kelime gözlemi olarak kaydediyorum: ayet korkuyu bir duygu adıyla anlatmıyor. Anlattığı şey bir organın davranışıdır — göz, olması gereken yerden ayrılıyor. Kelimenin kökü ile sahnenin kendisi aynı hareketi yapıyor.
ه-ط-ع kökü: boyun uzatarak, gözünü ayırmadan hızlıca yürümek. Dilciler ihtâı "çağrılan kişinin başını uzatıp koşması" diye tarif eder. Kelime Kamer 54/8'de geçmişti (mühtıîne ile'd-dâ'). Oraya dayanıyorum.
İki sıfatın bir arada verdiği tablo kaydedilmelidir: koşuyorlar, başları yukarıda, ama bakışları kendilerine dönmüyor.
| İzah | Anlam |
|---|---|
| 1 | Göz kapakları kapanmıyor — kırpmak, bakışın "geri dönmesi"dir |
| 2 | Bakışları kendilerine dönmüyor — çevrelerini göremiyorlar, sadece ileriye bakıyorlar |
Hevâ', Arapçada iki şey arasındaki boşluktur: yer ile gök arasındaki boş uzam. Ve dilciler bu kelimeyi kökün "düşme" anlamına bağlar: düşülen yer, altında dayanak olmayan boşluk.
| Ayet | İfade | Kök | Ne oluyor |
|---|---|---|---|
| 37 | Fe'c'al ef'ideten mine'n-nâsi tehvî ileyhim | ف-ء-د + ه-و-ي | Gönüller bir yere doğru çekiliyor |
| 43 | Ve ef'idetühüm hevâ' | ف-ء-د + ه-و-ي | Gönüller boş |
İki ayette de aynı iki kök yan yana geliyor: fuâd ve hevâ. Otuz yedinci ayette gönüller bir yere doğru düşüyor; kırk üçüncü ayette gönüllerin içi düşülen boşluğun kendisi olmuş.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı iki ayetteki kök birlikteliğidir: duanın istediği şey, gönlün bir yere bağlanmasıydı. Kıyamet sahnesinde tarif edilen hâl, gönlün hiçbir yere bağlı olmamasıdır. Sûre, aynı iki kelimeyi altı ayet arayla iki zıt durumda kullanıyor.