ٱدْعُ إِلَىٰ سَبِيلِ رَبِّكَ بِٱلْحِكْمَةِ وَٱلْمَوْعِظَةِ ٱلْحَسَنَةِ وَجَٰدِلْهُم بِٱلَّتِى هِىَ أَحْسَنُ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَن ضَلَّ عَن سَبِيلِهِۦ وَهُوَ أَعْلَمُ بِٱلْمُهْتَدِينَ
Üd'u ilâ sebîli rabbike bi'l-hikmeti ve'l-mev'ızati'l-haseneti ve câdilhüm billetî hiye ahsen, inne rabbeke hüve a'lemü bi-men dalle an sebîlihî ve hüve a'lemü bi'l-mühtedîn
"Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır; onlarla en güzel olan yolla tartış. Rabbin, kendi yolundan sapanı da, doğru yolda olanları da en iyi bilendir."
| Sıra | Araç | Kalıp | Sıfat var mı |
|---|---|---|---|
| 1 | Bi'l-hikme | Bâ + isim | Yok |
| 2 | Ve'l-mev'ızati'l-hasene | Öncekine atıf | Var — hasene |
| 3 | Ve câdilhüm billetî hiye ahsen | Emir fiil — ayrı cümle | Var — ahsen, ism-i tafdîl |
Bir — hikmete sıfat verilmemiş. İkisine verilmiş. Dilciler bunu, hikmetin kendisinde zaten yerindelik bulunmasına bağlar — hikmetin kökü ح-ك-م: bir şeyi yerli yerine koymak, sağlamlaştırmak; hakeme — hayvanın yularını takıp yönetmek. Yani kelime, "yerinde olan" demektir; sıfat gerekmiyor.
Üç — ve üçüncü madde bir emir fiiliyle ayrı cümle olarak veriliyor. İlk ikisi bâ ile bağlıyken, üçüncüsü ayrı bir emirdir: câdilhüm.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağım bu üç yapı farkıdır: ilk ikisi çağrının biçimidir; üçüncüsü karşı tarafın direnmesi hâlinde devreye giren ayrı bir iştir. Nitekim ilk ikisinde muhatap zamiri yok, üçüncüde var: câdilhüm.
Ve sıfatların yükselmesi buna uygun düşüyor: iş zorlaştıkça ölçü yükseliyor. Tartışmada istenen şey, öğütte istenenden daha fazladır.
Bu terkip dizinde üç yerde işlendi ve üç halkalı bir tablo kuruldu. Kasas 28/54'te tablo şöyleydi ve oraya dayanıyorum:
| Yer | Emir | Alan |
|---|---|---|
| Fussilet 41/34 | İdfa' billetî hiye ahsen | Kötülüğe karşılık |
| Ankebût 29/46 | Lâ tücâdilû illâ billetî hiye ahsen | Tartışma |
| Kasas 28/54 | Yedraûn — د-ر-أ | Kötülük |
| # | Yer | İfade | Alan | Cümlenin türü |
|---|---|---|---|---|
| 1 | Fussilet 41/34 | İdfa' billetî hiye ahsen | Kötülüğe karşılık | Emir |
| 2 | Ankebût 29/46 | Lâ tücâdilû illâ billetî hiye ahsen | Kitap ehliyle tartışma | Yasak — istisnalı |
| 3 | Kasas 28/54 | Yedraûne bi'l-hasenati's-seyyie | Kötülüğü savma | Haber — övgü |
| 4 | Nahl 16/125 | Ve câdilhüm billetî hiye ahsen | Genel davet | Emir |
| Ankebût 29/46 | Nahl 16/125 | |
|---|---|---|
| Cümle | Ve lâ tücâdilû … illâ billetî hiye ahsen | Ve câdilhüm billetî hiye ahsen |
| Biçim | Yasak + istisna | Emir |
| Muhatap | Ehle'l-kitâb — belirli | Belirsiz — hüm |
| İstisna | İllellezîne zalemû minhüm | Yok |
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağım iki cümlenin gramer biçimidir: Ankebût tartışmayı yasaklayıp bir istisnayla açıyor; Nahl doğrudan emrediyor.
Sonuç aynıdır — usul belirlenmiştir — ama yol farklıdır. Ankebût'ta varsayılan konum "tartışma", Nahl'de varsayılan konum "en güzel biçimde tartış".
Ve Ankebût bölümünde kaydedilen şey burada da geçerlidir ve tekrarlıyorum: emir bir yasak olarak değil, bir biçim şartı olarak kuruluyor. Tartışma yasaklanmıyor; usulü belirleniyor.
Ve Ğâfir (Mü'min)'nin bütün omurgasının cidâl olduğu ve orada kınananın dayanaksız tartışma olduğu tablolanmıştı (bi-ğayri sultânin etâhüm). Nahl 16/4'te insanın tartışmacılığı bir vasıf olarak tespit edilmişti; 16/125'te o vasfa bir biçim veriliyor. Sûre içinde doğrulanabilir bir halkadır ve yukarıda 16/4 ile 16/111'de işlendi.
Bir dizim gözlemi olarak kaydediyorum: cümle üç araç saydıktan sonra, sonucun kimin elinde olduğunu söylüyor. Yani usul muhataba, sonuç muhataba değil.
Bu sınır dizinde birçok yerde işlendi: Fâtır (Melâike) 35/8 ve 35/19-23, Zümer 39/41, Rûm 30/52-53, Ahkāf 46/35. Ve bu sûrenin otuz beşinci ve seksen ikinci ayetlerinde belâğ olarak zaten geçmişti. Tekrarlamıyorum.