إِنَّ ٱللَّهَ يَأْمُرُ بِٱلْعَدْلِ وَٱلْإِحْسَٰنِ وَإِيتَآئِ ذِى ٱلْقُرْبَىٰ وَيَنْهَىٰ عَنِ ٱلْفَحْشَآءِ وَٱلْمُنكَرِ وَٱلْبَغْىِ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ
İnnallâhe ye'müru bi'l-adli ve'l-ihsâni ve îtâi zi'l-kurbâ ve yenhâ ani'l-fahşâi ve'l-münkeri ve'l-bağy, yeızuküm lealleküm tezekkerûn
"Allah adaleti, ihsanı ve akrabaya vermeyi emreder; hayâsızlığı, kötülüğü ve azgınlığı yasaklar. Size öğüt veriyor — belki düşünüp öğüt alırsınız."
| Emredilen | Kök | Yasaklanan | Kök | |
|---|---|---|---|---|
| 1 | el-Adl — denklik | ع-د-ل | el-Fahşâ — hayâsızlık | ف-ح-ش |
| 2 | el-İhsân — fazlası | ح-س-ن | el-Münker — kabul görmeyen | ن-ك-ر |
| 3 | Îtâü zi'l-kurbâ — akrabaya vermek | أ-ت-ي / ق-ر-ب | el-Bağy — haddi aşmak | ب-غ-ي |
Ve simetri yalnız sayıda değil, sırada da var. Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağım iki listenin karşılıklı okunmasıdır:
Emirler genelden özele gidiyor: adalet (herkese), ihsan (herkese ama fazlasıyla), akrabaya vermek (belirli bir çevreye). Yasaklar özelden genele gidiyor: fahşâ (kişinin kendisiyle ve yakınıyla ilgili), münker (toplumun tanımadığı), bağy (başkasının alanına taşma).
Yani iki liste ters yönde ilerliyor ve ortada buluşuyor. Bu okumayı bir nakle dayandırmıyorum; dayanağım kelimelerin kapsamıdır.
Bu farkı ayrıntılı işliyorum, çünkü ayetin ilk iki kelimesi arasındaki ilişki bütün cümlenin ağırlığını taşıyor.
عَدْل — kök ع-د-ل. Kök Hucurât 49/9'da işlendi ve orada kıst ile karşılaştırıldı. Oraya dayanıyorum ve oradaki kaydı alıyorum:
"عَدْل — kök ع-د-ل. Asıl anlamı denkleştirmek, eşitlemek, doğrultmak. Terazinin iki kefesinin denk gelmesi. Ta'dîl — düzeltme, denkleştirme."
Ve kökün başka bir türevi bu resmi doğruluyor: adl, "bir şeyin dengi" demektir de — Kur'an'da ev adlü zâlike sıyâmâ (Mâide 5/95) gibi kullanımlarda "denk karşılık" anlamındadır. Yani kelimenin merkezinde denklik vardır.
"Kökün altında uygunluk ve yerindelik fikri vardır: hasen, bir şeyin olması gerektiği gibi olmasıdır. İhsân aynı kökten gelir ve 'bir işi hakkını vererek yapmak' demektir."
| عَدْل | إِحْسَان | |
|---|---|---|
| Kökün resmi | Terazi — iki kefe denk | Güzellik / yerindelik — hakkını verme |
| Ölçüsü | Karşılık kadar — ne eksik ne fazla | Karşılıktan fazla ya da karşılıksız |
| Talep edilebilir mi | Evet — hak olarak istenir | Hayır — istenmez, verilir |
| Eksikliği | Zulüm | Zulüm değil — yalnız fazlanın yokluğu |
| Bâbı | Sülâsî — adele | IV. bâb — ahsene; müteaddî, bir başkasına yönelik |
Bâb farkı kaydedilmelidir ve bir dil gözlemidir: ihsân IV. bâbdandır ve bu bâb Arapçada fiilin bir başkasına ulaştırılmasını bildirir. Ahsene ileyhi — ona iyilik yaptı. Yani kelimenin kalıbında bile bir "başkasına doğru" hareketi var.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı bu sıradır: ihsan, adaletin yerine geçmiyor — üzerine biniyor. Yani fazlası, denkliğin sağlanmasından sonra anlamlıdır. Denklik verilmeden yapılan fazlalık, eksik bir hakkın örtüsü olur.
Ve Şûrâ 42/40-43'te bu iki basamak bir başka çift üzerinden işlenmişti — misl (denk karşılık) ve afv (bağışlama). Orada kaydedilen desen aynıdır: hak ölçülüdür, fazlası ölçüsüz bırakılır. İki ayet, iki ayrı kelime çiftiyle aynı yapıyı kuruyor:
| Sûre | Ölçülü olan | Ölçüsüz olan |
|---|---|---|
| Şûrâ 42/40 | Seyyietün mislühâ — denk karşılık | Fe-ecruhû ala'llâh — af |
| Nahl 16/90 | el-Adl — denklik | el-İhsân — fazlası |
Terkip Rûm 30/38'de ve İsrâ 17/26'da işlendi (fe-âti ze'l-kurbâ hakkah) ve orada hakkahû kelimesi üzerinde durulmuştu: verilen şey bir bağış değil, bir hak. Oraya dayanıyorum.
Buradaki fark kaydedilmelidir: Rûm ve İsrâ hakkahû der; Nahl demiyor. Yani burada emir, hakkın ödenmesi olarak değil, verme fiili olarak konuyor.
ف-ح-ش — kök: ölçüyü aşan çirkinlik. Fâhiş — aşırı, haddini aşan. Kök Nûr'de ve İsrâ 17/32'de işlendi; tekrarlamıyorum.
ن-ك-ر — tanınmayan, yadırganan. Ve kelime sûrede daha önce iki kez geçti: yirmi ikinci ayette kulûbühüm münkira (kalpleri inkârcı), seksen üçüncü ayette sümme yünkirûnehâ (sonra inkâr ederler). Doksanıncı ayette aynı kök bir ahlâkî kategori olarak dönüyor: el-münker.
Bu, sûre içinde doğrulanabilir bir tekrardır ve kendi okumam olarak şunu kaydediyorum: aynı kök, sûrede önce bir kalbin hâli, sonra bir fiilin adı, sonunda yasaklanan bir kategori olarak geçiyor. Yani "tanımama" fiili, sûrede içeriden dışarıya doğru genişliyor.
ب-غ-ي — haddi aşmak, taşmak, başkasının alanına geçmek. Kök Şûrâ'de sûre boyunca tablolanmış ve Hucurât 49/9'da (fe-in beğat ihdâhümâ) işlenmişti. Oraya dayanıyorum. Ve Şûrâ 42/42'de kaydedilen çizgi burada da geçerlidir: hüküm bir gruba değil, bir fiile bağlanmış.
و-ع-ظ kökü: kalbi yumuşatan, sonuçları hatırlatan söz. Ve kelime yüz yirmi beşinci ayette bir kez daha, davet usulünün ikinci maddesi olarak dönecek: ve'l-mev'ızati'l-hasene. Sûre içinde doğrulanabilir bir tekrardır.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum: doksanıncı ayet altı hüküm sayıyor ve sonunda bunları bir emir değil bir öğüt olarak adlandırıyor. Ve yüz yirmi beşinci ayette aynı kelime, muhataba verilen görevin adı olacak. Yani sûre, kendi yaptığı işi adlandırıp aynı işi muhataba devrediyor.