قُل لَّوْ كَانَ ٱلْبَحْرُ مِدَادًا لِّكَلِمَٰتِ رَبِّى لَنَفِدَ ٱلْبَحْرُ قَبْلَ أَن تَنفَدَ كَلِمَٰتُ رَبِّى · قُلْ إِنَّمَآ أَنَا۠ بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ يُوحَىٰٓ إِلَىَّ
"De ki: 'Rabbimin kelimeleri için deniz mürekkep olsa, Rabbimin kelimeleri tükenmeden önce deniz tükenirdi.' De ki: 'Ben de ancak sizin gibi bir insanım; bana vahyediliyor.'"
Birinci ayet Lokmân 31/27 ile aynı fikri veriyor (ağaçlar kalem, deniz mürekkep) ve orada işlendi: tükenmezlik, sayılabilir bir malzemeyle ölçülüyor. Oraya dayanıyorum.
| Yer | Malzeme |
|---|---|
| Lokmân 31/27 | Ağaçlar (kalem) + deniz ve yedi deniz (mürekkep) |
| Kehf 18/109 | Deniz (mürekkep) + bir katı daha |
İkinci ayet, Fussilet 41/6 ile kelime kelime aynı başlıyor: kul innemâ ene beşerun mislüküm yûhâ ileyy. Orada işlendi ve orada kaydedilmişti: cevap, aradaki mesafenin taraflar arasında olmadığını söylüyor. Tekrarlamıyorum.
Ve sûrenin kapanış cümlesi kaydedilmeye değer: fe-men kâne yercû likāe rabbihî fe'l-ya'mel amelen sâlihan ve lâ yüşrik bi-ıbâdeti rabbihî ehadâ.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı sûrenin bütünüdür: dört kıssa boyunca bilginin sınırı anlatıldı — süre bilinmiyor, gerekçe bilinmiyor, son bilinmiyor. Ve kapanışta, bilinmeyenlerin ortasında yapılacak şey iki cümleyle veriliyor: sâlih amel ve ortak koşmamak.
Ve ehadâ kelimesi kaydedilmelidir: sûre, bu kelimeyle bitiyor — ve aynı kelime yirmi ikinci ayette de son sözdü (ve lâ testefti fîhim minhüm ehadâ). Sûre iki kez aynı kelimeyle mühürleniyor.