قَالُوا۟ يَٰمُوسَىٰٓ إِمَّآ أَن تُلْقِىَ وَإِمَّآ أَن نَّكُونَ أَوَّلَ مَنْ أَلْقَىٰ · قَالَ بَلْ أَلْقُوا۟ فَإِذَا حِبَالُهُمْ وَعِصِيُّهُمْ يُخَيَّلُ إِلَيْهِ مِن سِحْرِهِمْ أَنَّهَا تَسْعَىٰ · فَأَوْجَسَ فِى نَفْسِهِۦ خِيفَةً مُّوسَىٰ · قُلْنَا لَا تَخَفْ إِنَّكَ أَنتَ ٱلْأَعْلَىٰ · وَأَلْقِ مَا فِى يَمِينِكَ تَلْقَفْ مَا صَنَعُوٓا۟ إِنَّمَا صَنَعُوا۟ كَيْدُ سَٰحِرٍ وَلَا يُفْلِحُ ٱلسَّاحِرُ حَيْثُ أَتَىٰ · فَأُلْقِىَ ٱلسَّحَرَةُ سُجَّدًا قَالُوٓا۟ ءَامَنَّا بِرَبِّ هَٰرُونَ وَمُوسَىٰ
Kālû yâ Mûsâ immâ en tulkıye ve immâ en nekûne evvele men elkā · Kāle bel elkū, fe-izâ hıbâlühüm ve ısıyyühüm yuhayyelü ileyhi min sihrihim ennehâ tes'â · Fe-evcese fî nefsihî hîfeten Mûsâ · Kulnâ lâ tehaf inneke ente'l-a'lâ · Ve elkı mâ fî yemînike telkaf mâ sanaû, innemâ sanaû keydü sâhır, ve lâ yüflihu's-sâhıru haysü etâ · Fe-ülkıye's-seharatü sücceden kālû âmennâ bi-rabbi Hârûne ve Mûsâ
"Dediler ki: 'Ey Mûsâ! Ya sen at, ya da ilk atan biz olalım.' · 'Hayır, siz atın' dedi. Bir de baktı ki sihirleri yüzünden ipleri ve değnekleri ona sanki hızla akıyormuş gibi görünüyor. · Mûsâ içinde bir korku duydu. · 'Korkma; üstün olan sensin' dedik. · 'Sağ elindekini at; onların yaptıklarını yutsun. Onların yaptığı ancak bir sihirbaz hilesidir. Sihirbaz nereye varsa kurtuluşa eremez.' · Bunun üzerine sihirbazlar secdeye kapandılar. 'Hârûn ile Mûsâ'nın Rabbine iman ettik' dediler."
Bu sahne Şuarâ 26/43-49'da ayrıntılı işlendi. Orada kaydedilenler: ل-ق-ي kökünün yedi ayette altı kez geçmesi ve altıncısında çatının edilgene dönmesi (fe-ülkıye's-seharatü sâcidîn — "atıldılar"); telkafü kelimesi (ل-ق-ف — hızla kapıp yutmak); bi-ızzeti Fir'avn yemininin sûrenin el-Azîz ismiyle ilişkisi; ve mâ ye'fikûn terkibi. Oraya dayanıyorum ve tekrarlamıyorum.
| Tâhâ 20/65-70 | Şuarâ 26/43-48 | |
|---|---|---|
| Teklif | Sihirbazlardan — immâ en tulkıye… | Mûsâ'dan — elkū mâ entüm mülkūn |
| Mûsâ'nın cevabı | Bel elkū — "hayır, siz atın" | — |
| Sihirbazların yemini | Yok | Bi-ızzeti Fir'avn — var |
| Görünen şey | Yuhayyelü ileyhi … ennehâ tes'â — göze öyle görünüyor | Hıbâlehüm ve ısıyyehüm — nesne olarak |
| Mûsâ'nın korkusu | Fe-evcese fî nefsihî hîfeten — var | Yok |
| Güvence | Lâ tehaf inneke ente'l-a'lâ | Yok |
| Atma emri | Elkı mâ fî yemînike | Fe-elkā Mûsâ asâh — anlatı |
| Sihir hakkında hüküm | Ve lâ yüflihu's-sâhıru haysü etâ | Yok |
| Secde | Fe-ülkıye's-seharatü sücceden | Fe-ülkıye's-seharatü sâcidîn |
| İman ifadesi | Rabbi Hârûne ve Mûsâ | Rabbi'l-âlemîn · Rabbi Mûsâ ve Hârûn |
و-ج-س kökü — dizinde ilk kez burada geçiyor. Dilcilerin verdiği anlam: çok hafif bir sesi ya da hareketi sezmek; içine bir şey doğmak. Vecs — belli belirsiz ses. Kelime, korkunun fark edilir edilmez hâlini bildiriyor.
Ve dizim nüktesi kaydedilmelidir: fî nefsihî — "içinde"; hîfeten nekre — "bir korku"; ve fâil (Mûsâ) cümlenin en sonuna bırakılmış.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı bu üçüdür: ayet korkuyu en küçük hâliyle, içeride ve geçici olarak kaydediyor. Dışa vuran bir korku değil. Ve metin bunu gizlemiyor — Meryem 19/23'te ve Kasas 28/15-16'da kaydedilen aynı dürüstlük. Oraya dayanıyorum.
خ-ي-ل kökü: hayal, göze bir şeyin başka türlü görünmesi. Aynı kökten hayâl (gerçekte olmayan görüntü) ve muhtâl (kendini büyük gören) gelir. Fiil meçhuldür: "ona öyle görünüyordu".
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum: ayet, ipler ve değneklerin gerçekten hareket ettiğini söylemiyor. Söylediği şey, görüntünün göze nasıl geldiğidir. Yani sihir, ayette bir nesne dönüşümü olarak değil, bir algı işlemi olarak adlandırılıyor. Bu, metnin kendi kelimesiyle doğrulanabilir.
Üç — Tâhâ, sihir hakkında genel bir hüküm veriyor: ve lâ yüflihu's-sâhıru haysü etâ — "sihirbaz nereye varırsa varsın kurtuluşa eremez". Şuarâ'da bu cümle yoktur.
Dört — iman ifadesindeki ad sırası farklıdır: Tâhâ'da rabbi Hârûne ve Mûsâ, Şuarâ'da rabbi Mûsâ ve Hârûn.
Bunu bir metin verisi olarak kaydediyorum ve bir hüküm kurmuyorum. Klasik tefsirlerde bu sıra farkı için fasıla uyumu (Tâhâ'nın sonu -â sesiyle biter) ve Hârûn'un öne alınmasının başka izahları nakledilir. Fasıla izahı metinden doğrulanabilir bir gözlemdir: sûrenin bütün ayet sonları elif-i maksûre ile biter ve Mûsâ o kalıba uyar, Hârûn uymaz. Bunu bir dil gözlemi olarak veriyorum, kesin bir sebep iddiası olarak değil.
Ve bu kelime, Kasas'de kaydedildiği üzere Kasas sûresinin omurgasıydı (inne Fir'avne alâ fi'l-ard / lâ yürîdûne uluvven fi'l-ard). Ve Kur'an, Fir'avn'ın ağzından ene rabbükümü'l-a'lâ sözünü de kaydeder (Nâziât 79/24 — Nâziât'de işlendi).
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı iki ayetin aynı ism-i tafdîli kullanmasıdır: aynı kelime, biri kendine yakıştırılmış, öteki verilmiş. Ve Tâhâ'nın cümlesinde bir kayıt var: inneke ente — yani üstünlük, ona ait bir vasıf olarak değil, o an için bildirilen bir konum olarak veriliyor.
Şuarâ 26/46'da bu çatı değişimi işlendi ve orada kaydedilen şu kayıt burada da aynen geçerlidir: "fe-sacede's-seharatü ('secde ettiler') denebilirdi; denmemiş. Edilgen çatı, secdenin planlanmış bir karar değil, karşı konulmaz bir tepki olduğunu bildiriyor." Oraya dayanıyorum.
Tâhâ'ya özgü olan tek fark hâl kelimesidir: sücceden (Tâhâ) / sâcidîn (Şuarâ). Süccedan, sâcidin kırık çoğuludur ve dilciler bu kalıbın yoğunluk bildirdiğini kaydeder. Bunu bir dil gözlemi olarak aktarıyorum.