قَالَ فَمَا خَطْبُكَ يَٰسَٰمِرِىُّ · قَالَ بَصُرْتُ بِمَا لَمْ يَبْصُرُوا۟ بِهِۦ فَقَبَضْتُ قَبْضَةً مِّنْ أَثَرِ ٱلرَّسُولِ فَنَبَذْتُهَا وَكَذَٰلِكَ سَوَّلَتْ لِى نَفْسِى
Kāle fe-mâ hatbüke yâ Sâmiriyy · Kāle basurtü bimâ lem yebsurû bihî fe-kabadtü kabdaten min eseri'r-rasûli fe-nebeztühâ ve kezâlike sevvelet lî nefsî · Kāle fezheb fe-inne leke fi'l-hayâti en tekūle lâ misâs, ve inne leke mev'ıden len tuhlefeh, venzur ilâ ilâhikellezî zalte aleyhi âkifâ, le-nüharrikannehû sümme le-nensifennehû fi'l-yemmi nesfâ · İnnemâ ilâhükümüllâhüllezî lâ ilâhe illâ hû, vesia külle şey'in ılmâ
"Dedi ki: 'Peki senin derdin neydi, ey Sâmirî?' · Dedi ki: 'Ben onların görmediğini gördüm; elçinin izinden bir avuç aldım ve onu attım. Nefsim bana böyle hoş gösterdi.' · 'Git!' dedi. 'Artık hayatta senin için "bana dokunmayın" demek vardır. Ve senin için, asla değiştirilmeyecek bir buluşma zamanı var. Başında durup tapındığın ilâhına bak! Onu mutlaka yakacak, sonra denize savuracağız. · Sizin ilâhınız ancak, kendisinden başka ilâh olmayan Allah'tır. O, ilmiyle her şeyi kuşatmıştır.'"
- Kur'an'ın vermediği ayrıntıya girilmiyor.
- İsrâiliyat'a girilmiyor.
- Uydurma nakil aktarılmıyor.
- Bu ayetin ne anlattığı konusunda kesin bir bilgi yoktur; ihtilaf tablo hâlinde verilecek ve tercih dayatılmayacaktır.
| Öğe | İfade | Kesin olan |
|---|---|---|
| 1 | Basurtü bimâ lem yebsurû bih | Bir görme iddiası — başkalarının görmediği bir şey |
| 2 | Fe-kabadtü kabdaten | Bir avuç alma — miktar: bir avuç |
| 3 | Min eseri'r-rasûl | Kaynak: "elçinin izinden" |
| 4 | Fe-nebeztühâ | Atma fiili |
| 5 | Ve kezâlike sevvelet lî nefsî | Kendi değerlendirmesi |
Bunların hiçbiri tartışmalı değildir. Tartışmalı olan, üçüncü maddedeki iki kelimedir: eser ve er-rasûl.
| Okuma | Eseri'r-rasûl ne | Dayanağı | Sorunlu tarafı |
|---|---|---|---|
| 1 | Elçinin ayak izinden alınan toprak | Eser kelimesinin ilk anlamı ayak izidir | Metin ne olduğunu söylemiyor; ayrıntılar rivayetlerden geliyor |
| 2 | Elçinin getirdiği şeyden (öğretiden) bir parça | Eser, "bir kimseden geriye kalan" anlamına da gelir; er-rasûl Mûsâ olabilir | Fiil (kabadtü — avuçladım) somut bir şeyi çağrıştırıyor |
| 3 | Er-rasûl'ün Mûsâ değil başka biri olduğu | Kelime belirli (el-) ve kim olduğu söylenmiyor | Metinde başka bir elçi anılmıyor |
| 4 | Nebeztühâ fiilinin nesnesinin ne olduğu — buzağıya mı, başka yere mi attığı | Zamir belirsizdir | Belirsizlik metinde |
Klasik tefsirlerde bu okumaların çeşitli birleşimleri nakledilir ve bunlara eklenen ayrıntıların önemli bir kısmı Kur'an dışı anlatılara dayanır.
Ve şunu bir gözlem olarak kaydediyorum: ayetin kendisi, olayın nasıl olduğunu anlatmayı hedeflemiyor. Cümlenin ağırlık merkezi son kısmındadır: ve kezâlike sevvelet lî nefsî — "nefsim bana böyle hoş gösterdi."
س-و-ل kökü: bir şeyi süsleyip cazip göstermek, kişiye kolay ve doğru gibi sunmak. Kelime Kur'an'da birkaç yerde geçer (Yûsuf 12/18 ve 12/83'te sevvelet leküm enfüsüküm; Muhammed 47/25'te ve emlâ lehüm).
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı cümlenin son cümlesi olmasıdır: Sâmirî, kendi işini anlatırken önce bir üstünlük iddia ediyor (basurtü bimâ lem yebsurû bih — ben onların görmediğini gördüm) ve sonunda kaynağı kendi nefsine bağlıyor. Yani cümle, ayrıcalıklı bir görüş iddiasıyla başlayıp nefsin süslemesiyle bitiyor.
Ve ب-ص-ر kökü kaydedilmelidir: Sâmirî'nin ilk kelimesi bir görme iddiasıdır. Ve sûrenin yüz yirmi beşinci ayetinde bir başka görme iddiası gelecek: ve kad küntü basîrâ. İki iddia arasındaki ilişki 124-127 bahsinde işlenecek.
| İzah | Ne der |
|---|---|
| 1 | Toplumdan tecrit — kimseyle temas edememek, herkesin ondan uzak durması |
| 2 | Kendi söyleyeceği söz — karşılaştığı herkese "bana dokunmayın" demek zorunda kalması |
İki izah da nakledilir; tercih dayatmıyorum. Metnin verdiği şey, cümlenin kendisinin ceza olarak konmuş olmasıdır: fe-inne leke fi'l-hayâti en tekūle lâ misâs.
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum ve dayanağı cümlenin kuruluşudur: ceza, bir eylem olarak değil söylenecek bir söz olarak tarif ediliyor. Yani hayat boyu tekrarlanacak bir cümleye dönüşüyor.
ن-س-ف kökü Mürselât 77/10'da ayrıntılı çözümlendi ve orada kaydedilmişti: kökün iki kullanımı vardır — bir şeyi kökünden söküp savurmak, ve harmanı rüzgâra karşı savurup samanı taneden ayırmak (alete minsef denir); ortak nokta, hafif olanı havaya kaldırıp uçurmak. Oraya dayanıyorum.
Aynı kök, aynı mefûl-i mutlak (nesfâ), iki ayrı nesne: bir put ve bütün dağlar. Bu, sûre içinde doğrulanabilir bir tekrardır ve bunu kendi okumam olarak kaydediyorum: sûre, tapılan cismin akıbetini, en büyük cisimlerin akıbetiyle aynı kelimeyle anlatıyor.
Ve fi'l-yemm — kıssayı başlatan su. Otuz dokuzuncu ayette Mûsâ o suya bırakılmıştı; doksan yedinci ayette put o suya savruluyor. Bu bağ, 20/38-39 bahsinde kaydedilmişti.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı bölümün kelimeleridir: blok boyunca iki kez görme iddiası geçti (basurtü bimâ lem yebsurû bih) ve bir kez bilme iddiası (lâ misâs cezasının sebebi). Kapanış, bilginin nerede tam olduğunu söylüyor.
Ve elli ikinci ayetle örtüşüyor: ılmühâ inde rabbî fî kitâb, lâ yadıllü rabbî ve lâ yensâ. İki ayet de bilgiyi konu ediyor ve ikisi de kıssanın dönüm noktalarında duruyor.