إِنَّ ٱلَّذِينَ سَبَقَتْ لَهُم مِّنَّا ٱلْحُسْنَىٰٓ أُو۟لَٰٓئِكَ عَنْهَا مُبْعَدُونَ · لَا يَسْمَعُونَ حَسِيسَهَا وَهُمْ فِى مَا ٱشْتَهَتْ أَنفُسُهُمْ خَٰلِدُونَ · لَا يَحْزُنُهُمُ ٱلْفَزَعُ ٱلْأَكْبَرُ وَتَتَلَقَّىٰهُمُ ٱلْمَلَٰٓئِكَةُ هَٰذَا يَوْمُكُمُ ٱلَّذِى كُنتُمْ تُوعَدُونَ
İnne'llezîne sebekat lehüm minne'l-hüsnâ ülâike anhâ müb'adûn · Lâ yesmeûne hasîsehâ ve hüm fî me'ştehet enfüsühüm hâlidûn · Lâ yahzünühümü'l-feza'u'l-ekberu ve tetelakkāhümü'l-melâikeh, hâzâ yevmükümü'llezî küntüm tûadûn
"Kendileri için tarafımızdan güzellik geçmiş olanlara gelince, işte onlar oradan uzak tutulacaklardır. · Onun uğultusunu bile duymazlar; canlarının çektiği şeyler içinde kalıcıdırlar. · En büyük dehşet onları üzmez; melekler onları karşılar: 'İşte bu, size vaat edilen gününüzdür.'"
| Öge | 98-100 (birinci grup) | 101-103 (ikinci grup) |
|---|---|---|
| Ateşle ilişki | entüm lehâ vâridûn — girenler | ülâike anhâ müb'adûn — uzaklaştırılanlar |
| İşitme | ve hüm fîhâ lâ yesmeûn | lâ yesmeûne hasîsehâ |
| Süre | ve küllün fîhâ hâlidûn | ve hüm … hâlidûn |
| Grup | Lâ yesmeûn ne demek |
|---|---|
| Girenler (100) | İçindeyken duymuyorlar — bir yoksunluk |
| Uzak tutulanlar (102) | En hafif sesini bile duymuyorlar — bir korunma |
حَسِيس — kök ح-س-س: duyularla algılanan en hafif iz. Hiss — duyu; hasîs — kulağa gelen en ince ses, fısıltı, hışırtı.
Ve kelime, sûrenin on ikinci ayetindeki fiille aynı köktendir: fe-lemmâ ehassû be'senâ — "azabımızı hissettiklerinde". Aynı kök, biri sezmeyi biri sezmemeyi bildiriyor. Sûre içinde doğrulanabilir bir tekrardır.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum, dayanağı kökün ortaklığıdır: on ikinci ayette azabı hisseden bir topluluk kaçmıştı. Yüz ikinci ayette azabın en hafif sesini bile hissetmeyen bir topluluk anlatılıyor. İki hâl, aynı kökün iki ucu.
سَبَقَتْ لَهُم مِّنَّا ٱلْحُسْنَىٰ — sebekat — س-ب-ق kökü: öne geçmek, önce olmak. Ve fiilin öznesi el-hüsnâdır: güzellik, önden gelmiş.
Ve lehüm harfi cerinde yine bir incelik var: "onlar için". Ve minnâ kaydı kaynağı bildiriyor. Yani cümle üç şeyi birden söylüyor: zaman (önce), yön (onlar için), kaynak (bizden).
ٱلْفَزَعُ ٱلْأَكْبَر — kök ف-ز-ع: ani korku, irkilme. Ve sıfat ism-i tafdîldir: el-ekber — en büyük. Neyi kastettiği söylenmiyor; klasik tefsirlerde birkaç izah nakledilir. Ayet vermiyor; ben de vermiyorum.
تَتَلَقَّىٰهُمُ ٱلْمَلَٰٓئِكَة — tetelakkā — ل-ق-ي kökü, V. bâb: karşılamak, karşılayıp almak. Ve bâb, karşılamanın yönelerek yapıldığını bildiriyor.