وَدَاوُۥدَ وَسُلَيْمَٰنَ إِذْ يَحْكُمَانِ فِى ٱلْحَرْثِ إِذْ نَفَشَتْ فِيهِ غَنَمُ ٱلْقَوْمِ وَكُنَّا لِحُكْمِهِمْ شَٰهِدِينَ · فَفَهَّمْنَٰهَا سُلَيْمَٰنَ وَكُلًّا ءَاتَيْنَا حُكْمًا وَعِلْمًا وَسَخَّرْنَا مَعَ دَاوُۥدَ ٱلْجِبَالَ يُسَبِّحْنَ وَٱلطَّيْرَ وَكُنَّا فَٰعِلِينَ
Ve Dâvûde ve Süleymâne iz yahkümâni fi'l-harsi iz nefeşet fîhi ğanemü'l-kavm, ve künnâ li-hukmihim şâhidîn · Fe-fehhemnâhâ Süleymân, ve küllen âteynâ hukmen ve ilmâ, ve sahharnâ mea Dâvûde'l-cibâle yüsebbihne ve't-tayr, ve künnâ fâilîn
"Dâvûd ile Süleymân'ı da an: hani ekin konusunda hüküm veriyorlardı; bir topluluğun koyunları geceleyin oraya yayılmıştı. Biz onların hükmüne şahittik. · Onu Süleymân'a kavrattık. Her birine bir hüküm ve bir bilgi verdik. Dâvûd ile birlikte, tesbih eden dağları ve kuşları da boyun eğdirdik. Bunu yapan bizdik."
Dilcilerin çoğunun kaydettiği anlam: nefş, davarın geceleyin çobansız olarak otlaması, sürünün dağılıp yayılmasıdır. Ve dilciler bunu bir kardeş kelimeyle ayırır: gündüz başıboş otlamaya heml denir. Yani kelime, olayın gece olduğunu tek başına bildiriyor.
Aynı kökün bir başka türevi kelimenin resmini tamamlıyor: menfûş — atılmış, kabartılmış yün. Kâria 101/5'te dağlar için kullanılır: ke'l-ıhni'l-menfûş. Kök, "dağılıp kabarmak" resmini taşıyor.
Bunu bir kelime kaydı olarak veriyorum: ayet, koyunların kasten salındığını söylemiyor. Kelime, kontrolün gevşediği bir vakti bildiriyor.
Ve bir gramer nüktesi kaydedilmelidir: hüküm veren iki kişidir (yahkümâni, tesniye), ama zamir çoğuldur: li-hukmihim.
| Görüş | İzah |
|---|---|
| 1 | Davacılar da dahildir — hüküm, taraflarla birlikte anılıyor |
| 2 | Arapçada iki, bazen çoğul zamirle karşılanır |
| 3 | Zamir, hüküm veren ve hükmü işitenleri birlikte kapsar |
Fehhemnâ — II. bâb (tef'îl), ف-ه-م kökü. Bâbın yükü: bir şeyi kavratmak, anlaşılmasını sağlamak. Fehime anlamaktır; fehhame anlatmaktır.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum, dayanağı takdimdir: ayet, tek bir meselede birine verilen kavrayışı anlattıktan hemen sonra, öne alınmış bir kelimeyle ikisinin de hüküm ve bilgi sahibi olduğunu söylüyor.
Yani cümle bir üstünlük sıralaması kurmuyor. Bir meseledeki isabet, kişinin bütünü hakkında bir hüküm sayılmıyor.
Ve bu, sûrenin yetmiş dördüncü ayetiyle bağlanıyor: aynı iki kelime (hukmen ve ilmâ) orada Lût için kullanılmıştı. Yani ifade bu sûrede bir peygamber sıfatıdır; Dâvûd-Süleymân sahnesine özel bir ayrıcalık değildir.
Ayet, iki hükmün ne olduğunu söylemiyor. Ne Dâvûd'un verdiği hüküm, ne Süleymân'ın kavradığı çözüm metinde yer alıyor.
Ve metinden okunabilecek olan şudur — bunu kendi okumam olarak veriyorum: ayetin ilgilendiği şey kararın içeriği değil, kararın kaynağıdır. Fe-fehhemnâhâ — kavrayış verilmiştir. Ve künnâ li-hukmihim şâhidîn — süreç görülmüştür. Anlatının bütün yükü bu iki cümlededir.
| Sâd 38/18-19 | Enbiyâ 21/79 | |
|---|---|---|
| Fiil | innâ sahharne'l-cibâle meahû | ve sahharnâ mea Dâvûde'l-cibâle |
| Vakit | bi'l-aşiyyi ve'l-işrâk — akşam ve gün doğarken | Verilmiyor |
| Kuşlar | ve't-tayra mahşûra, küllün lehû evvâb | ve't-tayr — sıfatsız |
| Kapanış | ve şedednâ mülkehû | ve künnâ fâilîn |
Sâd ayrıntılı, Enbiyâ özet. Ve Enbiyâ'nın eklediği tek şey son cümledir: ve künnâ fâilîn — "bunu yapan bizdik."
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum, dayanağı iki sûrenin farkıdır: Enbiyâ, olayın tasvirini kısaltıp failini vurguluyor. Ve bu, sûrenin bütün dizisine uyuyor: dizi kıssa anlatmıyor, kaynağı kaydediyor.
Yüsebbihne — nûnlu müennes çoğul (dağlar için). س-ب-ح kökü yirminci ve otuz üçüncü ayetlerde işlendi; burada üçüncü kez geçiyor. Sûrede kök üç yerde: 20 (katındakiler), 33 (gök cisimleri), 79 (dağlar). Sayılabilir bir olgudur.