قُلْ يَٰٓأَيُّهَا ٱلنَّاسُ إِنَّمَآ أَنَا۠ لَكُمْ نَذِيرٌ مُّبِينٌ · فَٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَعَمِلُوا۟ ٱلصَّٰلِحَٰتِ لَهُم مَّغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ · وَٱلَّذِينَ سَعَوْا۟ فِىٓ ءَايَٰتِنَا مُعَٰجِزِينَ أُو۟لَٰٓئِكَ أَصْحَٰبُ ٱلْجَحِيمِ
Kul yâ eyyühe'n-nâsü innemâ ene leküm nezîrun mübîn · Fe'llezîne âmenû ve amilü's-sâlihâti lehüm mağfiratün ve rizkun kerîm · Ve'llezîne seav fî âyâtinâ muâcizîne ülâike ashâbü'l-cahîm
"De ki: 'Ey insanlar! Ben sizin için ancak apaçık bir uyarıcıyım.' İman edip iyi işler yapanlar için bağışlanma ve değerli bir rızık vardır. Âyetlerimizi geçersiz kılmak için koşuşturanlar ise cehennemliktir."
Bunu bir gramer gözlemi olarak kaydediyorum: kırk yedinci ayette yesta'cilûneke bi'l-azâb — "senden azabı çabuklaştırmanı istiyorlar" denmişti. Kırk dokuzuncu ayet, o talebin muhatabını düzeltiyor: azap getirmek uyarıcının işi değil. Sınırlama edatı tam da bu işi yapıyor.
Furkān 25/43'te aynı sınır işlenmişti (e-fe-ente tekûnü aleyhi vekîlâ) ve orada "sorumluluk sınırı" olarak kaydedilmişti. Oraya dayanıyorum.
III. bâbda (müfâale) muâciz: "âciz bırakmaya çalışan". Yani kelime, başaramamayı değil, başarısız kılma çabasını bildiriyor.
Terkip kaydedilmeye değer ve bunu bir gözlem olarak veriyorum: ayet "âyetleri inkâr edenler" demiyor. "Âyetlerimizde koşuşturanlar" diyor — yani fiil bir hareket fiili. İnkâr, oturarak değil, koşarak yapılan bir iş olarak tarif ediliyor.
Ve bu, kırk altıncı ayetle bir bağ kuruyor: orada e-fe-lem yesîrû fi'l-ard — "yeryüzünde yürümediler mi?" İki ayette iki hareket fiili: biri istenen, öteki yerilen. Aynı enerji, iki ayrı yön.