وَٱلَّذِينَ هَاجَرُوا۟ فِى سَبِيلِ ٱللَّهِ ثُمَّ قُتِلُوٓا۟ أَوْ مَاتُوا۟ لَيَرْزُقَنَّهُمُ ٱللَّهُ رِزْقًا حَسَنًا · لَيُدْخِلَنَّهُم مُّدْخَلًا يَرْضَوْنَهُۥ وَإِنَّ ٱللَّهَ لَعَلِيمٌ حَلِيمٌ
Ve'llezîne hâcerû fî sebîlillâhi sümme kutilû ev mâtû le-yerzükannehümü'llâhu rizkan hasenâ · Ve inna'llâhe le-hüve hayru'r-râzikīn · Le-yüdhılennehüm müdhalen yerdavneh · Ve inna'llâhe le-alîmün halîm
"Allah yolunda hicret edenler, sonra öldürülenler ya da ölenler — Allah onları mutlaka güzel bir rızıkla rızıklandıracaktır. Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır. Onları, hoşnut olacakları bir yere mutlaka koyacaktır. Allah bilendir, acele etmeyendir."
Bunu bir dizim gözlemi olarak kaydediyorum ve dayanağı ev (veya) edatıdır: ayet iki ölüm biçimini eşitliyor. Hicret edenin sonrası ne olursa olsun, vaat aynı.
Ve fiilin edilgen/etken ayrımı da anlamlıdır: kutilû edilgen (öldürüldüler), mâtû etken (öldüler). Biri dışarıdan gelen, öteki kendiliğinden olan. İkisi de aynı hükme bağlanıyor.
Bu, sûrenin otuz dokuzuncu ayetiyle bağlanıyor: orada izin savaşılanlara veriliyordu. Burada hicret edenlerin akıbeti anılıyor. İki ayet aynı topluluğun iki hâlini karşılıyor.
هَاجَرُوا۟ — kök ه-ج-ر: ayrılmak, terk etmek, bağı kesmek. Hicret, hecr, mehcûr aynı kökten. III. bâbda karşılıklılık vardır: hâcere — birbirinden ayrılmak, terk edip gitmek.
ح-ل-م kökü: acele etmemek, öfkeye kapılmamak, ağır davranmak. Hilm — sabırla ve ağırbaşlılıkla karşılamak.
Sıfatın buradaki yeri kaydedilmeye değer ve bunu kendi okumam olarak veriyorum: ayet bir vaat veriyor (le-yerzükannehüm, le-yüdhılennehüm — ikisi de te'kîdli). Ve kapanışta halîm sıfatı geliyor.
Kırk yedinci ayette itiraz isti'câl idi — çabuklaştırma talebi. Ve hilm, tam olarak acele etmemektir. İki ayet arasındaki bu kelime ilişkisi, sûre içinde doğrulanabilir bir bağdır.