أَيَحْسَبُونَ أَنَّمَا نُمِدُّهُم بِهِۦ مِن مَّالٍ وَبَنِينَ · نُسَارِعُ لَهُمْ فِى ٱلْخَيْرَٰتِ بَل لَّا يَشْعُرُونَ
"Kendilerine mal ve oğullar vererek onları desteklememizi, hayırları önlerine koşturmamız mı sanıyorlar? Hayır, farkında değiller."
Kökün somut anlamı: uzatmak, çekmek, sürekli beslemek. Medd — uzatma; midâd — mürekkep (kaleme sürekli akan); imdâd — sürekli takviye etme.
Kalıp IV. bâbdır ve dilciler medde ile emedde arasında bir ayrım kaydeder: emedde çoğunlukla iyilik ve destek için, medde süre uzatma ve mühlet için kullanılır. İzahı nakledildiği şekliyle aktarıyorum; Kur'an'da bu ayrımın istisnaları da vardır.
İki kelime Kur'an'da düzenli olarak birlikte geçer: Kehf 18/46 (el-mâlü ve'l-benûne zînetü'l-hayâti'd-dünyâ), Sebe' 34/35 (nahnü ekserü emvâlen ve evlâden; Sebe''de işlendi), Nûh 71/12 (Nûh'de işlendi), Kalem 68/14 (Kalem'de işlendi).
Ve Sebe' 34/35-37'de bu meselenin tamamı işlenmişti: malın ve evlâdın yakınlık ölçüsü sayılmasına verilen cevap. Oraya dayanıyorum ve tekrarlamıyorum.
Dizim kaydedilmelidir ve bu, iki ayetin en dikkat çekici yeridir: elli beşinci ve elli altıncı ayetler tek bir cümledir, ayet sınırı cümleyi bölmüyor.
Cümlenin iskeleti şudur: e-yahsebûne enne… nüsâriu lehüm fi'l-hayrât. Yani soru "mal veriyoruz" hakkında değil; "mal vermek, hayırları önlerine koşturmaktır" varsayımı hakkında.
Bunu bir dizim gözlemi olarak veriyorum, dayanağı ennenin haberinin ikinci ayette olmasıdır. Ve i'râb üzerinde dilciler ayrılır: ennemâ bitişik mi (kâffe) ayrı mı (enne + mâ mevsûle); iki i'râb da nakledilir. İki durumda da cümlenin hükmü aynı yere çıkar.
| Ayet | Cümle | Fâil | Ne |
|---|---|---|---|
| 56 | Nüsâriu lehüm fi'l-hayrât | Biz (varsayılan) | Onlara hayırlar koşturuluyor — sandıkları şey |
| 61 | Ülâike yüsâriûne fi'l-hayrât | Onlar — 57-60'ta tarif edilenler | Kendileri hayırlara koşuyor — olan şey |
Aynı fiil, aynı terkiple (fi'l-hayrât), beş ayet arayla iki kez. Bu, sûre içinde doğrulanabilir bir tekrardır ve metnin lafzından okunur.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum, dayanağı bu birebir tekrardır: elli altıncı ayette hayırlara koşan verendir ve koşulan yer onların önüdür; altmış birinci ayette hayırlara koşan kullardır. Yani sûre, bir vehmi tarif ettikten beş ayet sonra aynı ifadenin doğru öznesini gösteriyor.
Bel edatı Furkān 25/11'de işlendi: önceki söylenenden vazgeçip asıl sebebi getiriyor. Oraya dayanıyorum.
ش-ع-ر kökü: ince bir şeyi fark etmek, sezmek. Şa'r — kıl (inceliğinden); şâir — ince olanı fark eden; meş'ar — fark edilen, bilinen yer; şuûr — sezgi.
Ve fiilin seçimi kaydedilmelidir: ayet lâ ya'lemûn (bilmiyorlar) demiyor — lâ yeş'urûn (sezmiyorlar). Kökün resmi ince bir şeyi fark etmektir.
Bunu kendi okumam olarak veriyorum, dayanağı kökün bu anlamıdır: eksik olan bilgi değil, fark ediş. Mal ve evlâdın verildiğini görüyorlar; verilişin ne anlama geldiğini sezmiyorlar.
| Ayet | Ne |
|---|---|
| 51 | Elçilere ortak emir — yiyin ve sâlih amel işleyin |
| 52 | Ümmetin tekliği |
| 53 | Parçalanma ve grupların memnuniyeti |
| 54 | Bırakılma — bir süreye kadar |
| 55-56 | Refahın yanlış okunması |
Bunu kendi okumam olarak veriyorum: blok, birlikten parçalanmaya, parçalanmadan memnuniyete, memnuniyetten yanılgıya iniyor. Ve her basamakta karşı tarafın bir iyi zannı var: elindekiyle sevinmek (53), refahı lütuf saymak (55-56). Yani bloğun anlattığı şey bir azap değil, bir yanlış okuma.