إِنَّ ٱلَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِٱلْـَٔاخِرَةِ زَيَّنَّا لَهُمْ أَعْمَٰلَهُمْ فَهُمْ يَعْمَهُونَ · أُو۟لَٰٓئِكَ ٱلَّذِينَ لَهُمْ سُوٓءُ ٱلْعَذَابِ وَهُمْ فِى ٱلْـَٔاخِرَةِ هُمُ ٱلْأَخْسَرُونَ · وَإِنَّكَ لَتُلَقَّى ٱلْقُرْءَانَ مِن لَّدُنْ حَكِيمٍ عَلِيمٍ
İnne'llezîne lâ yü'minûne bi'l-âhirati zeyyennâ lehüm a'mâlehüm fe-hüm ya'mehûn · Ülâike'llezîne lehüm sûü'l-azâbi ve hüm fi'l-âhirati hümü'l-ahserûn · Ve inneke le-tülakke'l-kur'âne min ledün hakîmin alîm
"Âhirete inanmayanlara gelince: yaptıklarını onlara süslü gösterdik; artık şaşkın şaşkın dolanırlar. İşte azabın kötüsü onlaradır ve âhirette en çok kaybedenler de onlardır. Sen, Kur'an'ı hikmet sahibi ve bilen birinin katından almaktasın."
Hadîd'de bu kökün Kur'an'daki kullanımı kaydedilmişti ve buraya doğrudan uyar: Kur'an "amellerin süslü gösterilmesi" fiilini üç ayrı biçimde kullanır.
| Fâil | Örnek | Ne bildiriyor |
|---|---|---|
| Şeytan | Ve zeyyene lehümü'ş-şeytânü a'mâlehüm — bu sûrede 27/24 | Failin adı verilmiş |
| Meçhul | Züyyine lehüm sûü amelihim (Fâtır 35/8) | Fail söylenmemiş |
| Allah | Zeyyennâ lehüm a'mâlehüm — bu sûrede 27/4 | Sünnet olarak |
Ve bu sûrenin kendi içinde iki fâil de geçiyor: 4. ayette zeyyennâ, 24. ayette zeyyene lehümü'ş-şeytân. Bu, sûre içinde doğrulanabilir bir çiftleşmedir.
Muhammed 47/14'te bu mesele işlendi ve orada kaydedilen çözüm şuydu: iki kullanım çelişmez — biri doğrudan yapanı, öteki yasayı koyanı adlandırır. Oraya dayanıyorum, tartışmayı tekrarlamıyorum.
Ve ayetin kendi kaydı gözden kaçmamalıdır: cümle bir şartla başlıyor — ellezîne lâ yü'minûne bi'l-âhira. Yani süslenme, âhirete inanmamanın sonucu olarak anılıyor, sebebi olarak değil. Bunu bir dizim gözlemi olarak kaydediyorum: cümlede önce inanmama, sonra süslenme geliyor.
ع-م-ه kökü: gözü gördüğü hâlde yolunu bulamamak, şaşkınlık içinde bocalamak. Dilciler kökü ع-م-ي (körlük) ile karşılaştırır ve farkı kaydeder: amâ gözün görmemesidir, ameh ise görüşün değil, yönün kaybolmasıdır.
Bu ayrım burada işliyor ve kendi okumam olarak kaydediyorum: ayet, ameli süslenmiş kişiyi kör diye adlandırmıyor. Gördüğü hâlde nereye gideceğini bilmeyen diye adlandırıyor. Süsleme, görmeyi değil, yönü bozuyor.
Ve kök sûrenin 66. ayetinde bir kez daha, bu kez ötekiyle geliyor: bel hüm minhâ amûn — ع-م-ي. İki kök aynı sûrede iki ayrı yerde; iştikak bağı iddia etmiyorum, ikisi ayrı köktür. Kaydettiğim şey yalnızca anlam yakınlığıdır.
خ-س-ر kökü: eksilmek, sermayeyi yitirmek. Husrân — ticarette anaparanın gitmesi. Kelime burada ef'al kalıbında ve el- takısıyla geliyor: el-ahserûn — "en çok kaybedenler."
Bunu bir dizim gözlemi olarak kaydediyorum: kayıp burada bir derece olarak veriliyor, mutlak bir hüküm olarak değil. Ve karşılaştırma zımnen kuruluyor: herkes bir şeyler kaybeder; bunlar en çok kaybedenlerdir.
Müzzemmil'de bu kalıp kaydedilmişti ve orada kökün "elden bırakmak / karşılaşmak" dalları çözümlenmişti. Oraya dayanıyorum.
Buraya ait olan şey fiilin kipidir ve kaydedilmelidir: tülakkā muzâridir — sürmekte olan bir iş. Yani cümle "sana verildi" demiyor, "sana verilmekte" diyor. Bunu bir dizim gözlemi olarak kaydediyorum: sûre, indirilişin devam ettiği bir ana konuşuyor.
مِن لَّدُنْ حَكِيمٍ عَلِيمٍ — ledün, "katından" demektir ve ındeden daha içeriden bir yakınlık bildirdiği dilcilerce kaydedilir.
İki ismin seçimi ve sırası kaydedilmeye değer: Hakîm (hikmetle iş yapan) ve Alîm (bilen). Ve sûrenin bütün kıssaları bu iki isim arasında geçecek: verilen ilim (15), öğretilen dil (16), aşan bilgi (22), gizli olanı çıkaran (25), bilenin bilmesi (65). Yani açılış, sûrenin konusunu iki isimle önceden adlandırıyor. Bunu kendi okumam olarak veriyorum; dayanağı yukarıdaki ع-ل-م tablosudur.