فَتِلْكَ بُيُوتُهُمْ خَاوِيَةًۢ بِمَا ظَلَمُوٓا۟ إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَـَٔايَةً لِّقَوْمٍ يَعْلَمُونَ · وَأَنجَيْنَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَكَانُوا۟ يَتَّقُونَ
Fe-tilke büyûtühüm hâviyeten bimâ zalemû, inne fî zâlike le-âyeten li-kavmin ya'lemûn · Ve enceyne'llezîne âmenû ve kânû yettekūn
"İşte, zulümleri yüzünden çökmüş evleri! Bunda, bilen bir topluluk için bir işaret vardır. İnananları ve korunanları ise kurtardık."
خ-و-ي kökü Hâkka 69/7'de çözümlendi ve oradaki tespit şuydu: have'l-menzilü — ev boşaldı, içinde kimse kalmadı; have'l-batnu — karın boşaldı. Kökün merkezi içinin boşalmasıdır. Tekrarlamıyorum.
Ve Hâkka'de ve Necm 53/51'de bu ayet zaten anılmıştı: Semûd'dan geriye taş kalmıştır ama kimse kalmamıştır.
Ve tilke (işte şunlar) işaret zamiri kaydedilmelidir: uzağa işaret eden bir zamir. Yani ayet, kalıntıları görülebilir bir şey olarak gösteriyor.
Bu, sûrenin 69. ayetindeki emirle bağlanıyor: kul sîrû fi'l-ardı fe'nzurû. Yani delil, gezilebilecek bir yerdedir. Fâtır (Melâike) 35/44'te ve Ğâfir (Mü'min) 40/21, 40/82'de bu yöntem işlendi; oraya dayanıyorum.
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum ve bir sebep iddiasında bulunmuyorum: tarihî kalıntı bilgi gerektiriyor (kimin evleri olduğunu bilmek gerekir); gece ve gündüz ise herkesin gördüğü şeydir. İki fasıla, iki ayrı okuyucu tipini adlandırıyor.
Câsiye 45/3-6'da aynı üçlü kalıp (li'l-mü'minîn, li-kavmin yûkınûn, li-kavmin ya'kılûn) işlendi. Oraya dayanıyorum.
Arapçada kâne + muzâri kalıbı süreklilik bildirir. Yani iman bir olay, takvâ ise süregelen bir hâl olarak veriliyor. Bunu bir gramer gözlemi olarak kaydediyorum.