فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِۦٓ إِلَّآ أَن قَالُوٓا۟ أَخْرِجُوٓا۟ ءَالَ لُوطٍ مِّن قَرْيَتِكُمْ إِنَّهُمْ أُنَاسٌ يَتَطَهَّرُونَ · فَأَنجَيْنَٰهُ وَأَهْلَهُۥٓ إِلَّا ٱمْرَأَتَهُۥ قَدَّرْنَٰهَا مِنَ ٱلْغَٰبِرِينَ · وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِم مَّطَرًا فَسَآءَ مَطَرُ ٱلْمُنذَرِينَ
Fe-mâ kâne cevâbe kavmihî illâ en kālû ahricû âle Lûtın min karyetiküm innehüm ünâsün yetetahherûn · Fe-enceynâhü ve ehlehû ille'mraetehû kaddernâhâ mine'l-ğâbirîn · Ve emtarnâ aleyhim matarâ, fe-sâe mataru'l-münzerîn
"Kavminin cevabı sadece şu oldu: 'Lût ailesini şehrinizden çıkarın; onlar temiz kalmak isteyen kimselermiş!' Biz de onu ve ailesini kurtardık — karısı hariç; onu geride kalanlardan kıldık. Üzerlerine bir yağmur yağdırdık. Uyarılmış olanların yağmuru ne kötüdür!"
Kalıp kaydedilmelidir: mâ kâne… illâ — olumsuzlama + istisna. Bu kalıp, verilen cevabın tek ve başka türlüsü olmayan bir cevap olduğunu bildirir.
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum: ayet, kavmin cevabını aktarmadan önce onun cevap sayılıp sayılmayacağını cümlenin kalıbıyla işaretliyor. Bir soruya (54-55) verilen karşılık, bir sürgün emri.
Ve kalıp kaydedilmelidir: yetetahherûn — V. bâb, tefe''ul. Bu kalıp bir işi kendi üzerinde ve çabayla yapmayı bildirir: "temiz kalmaya çalışıyorlar."
Cümlenin en dikkat çekici yanı, gerekçenin kendisidir ve bir metin verisi olarak kaydediyorum: sürgün sebebi olarak gösterilen şey bir suç değil — bir temizlik iddiasıdır.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı cümlenin kuruluşudur: cümle inne ile başlıyor, yani bir gerekçe bildiriyor. Ve gerekçe, karşı tarafın kendi ölçüsüne göre olumlu olan bir vasıftır. Yani vasıf, onu taşımayanların çoğunlukta olduğu bir yerde bir suçlamaya dönüşüyor.
Bu, dizinde başka yerlerde kaydedilen bir örüntüyle aynı hattadır — nitekim Mutaffifîn 83/29-32'de suçluların müminlere gülmesi ve onları "sapıklar" diye adlandırması işlenmişti. İki sahne aynı yapıyı taşıyor: ölçünün çoğunluğa göre belirlenmesi. Bunu bir örtüşme olarak kaydediyorum.
ٱلْغَٰبِرِين — kök غ-ب-ر. Bu kök Sâffât 37/135'te çözümlendi ve orada kaydedilen özellik burada işliyor: kök hem "geçip gitmek" hem "geride kalmak" anlamına gelir — birbirinin zıddı iki anlam. Arapçada buna ezdâd (zıt anlamlılar) denir. Tekrarlamıyorum.
Ve orada kaydedilmişti: Kur'an aynı kelimeyi bu kıssada tutarlı biçimde kullanır — Hicr 15/60, Şuarâ 26/171, Neml 27/57, Ankebût 29/32-33. Bu, sayılabilir bir olgudur.
قَدَّرْنَٰهَا — kök ق-د-ر, II. bâb: ölçüyle belirlemek, takdir etmek. Fiilin seçimi kaydedilmeye değer: kadın "geride kaldı" denmiyor — "geride kalanlardan kıldık" deniyor.
Bu tefsirde Lût'un karısı hakkında Kur'an'ın vermediği ayrıntılara girilmiyor. Kur'an başka yerlerde onun tutumunu (hânethümâ — Tahrîm 66/10) kaydeder ve Tahrîm'de işlenmiştir; oraya dayanıyorum.
Kelimenin seçimi kaydedilmelidir ve bunu bir dizim gözlemi olarak veriyorum: azap için yağmur kelimesi kullanılıyor. Ve yağmur, sûrenin 60. ayetinde bir nimet olarak anılacak: ve enzele leküm mine's-semâi mâen fe-enbetnâ bihî hadâika zâte behce.
Aynı yönden gelen iki şey, iki zıt sonuç. Bu, sûre içinde doğrulanabilir bir tekrardır ve iki ayet arasında yalnız bir ayet vardır (59).
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum: sûre, ceza bloğundan delil bloğuna geçerken aynı kanalı kullanıyor. Ve fark kelimededir — nitekim 58. ayette kelime matar, 60. ayette mâ'dır.
Kaydedilmelidir: azabın niteliği, uyarılmış olmakla bağlanıyor. Ve bu ilke Fâtır (Melâike) 35/24 ile Kasas 28/59'da işlendi: ve mâ kâne rabbüke mühlike'l-kurâ hattâ yeb'ase fî ümmihâ rasûlâ. Oraya dayanıyorum.