وَسَارِعُوٓا۟ إِلَىٰ مَغْفِرَةٍ مِّن رَّبِّكُمْ · ٱلَّذِينَ يُنفِقُونَ فِى ٱلسَّرَّآءِ وَٱلضَّرَّآءِ وَٱلْكَٰظِمِينَ ٱلْغَيْظَ وَٱلْعَافِينَ عَنِ ٱلنَّاسِ
Ve sâriû ilâ mağfiratin min rabbiküm ve cennetin arduhe's-semâvâtü ve'l-ardu uıddet li'l-müttekīn · Ellezîne yünfikūne fi's-serrâi ve'd-darrâi ve'l-kâzımîne'l-ğayza ve'l-âfîne ani'n-nâs, vallâhu yuhıbbü'l-muhsinîn · Ve'llezîne izâ fealû fâhışeten ev zalemû enfüsehüm zekerullâhe fe'stağferû li-zünûbihim ve men yağfiru'z-zünûbe illallâh, ve lem yusırrû alâ mâ fealû ve hüm ya'lemûn
"Rabbinizden bir bağışlanmaya ve genişliği gökler ile yer kadar olan, korunanlar için hazırlanmış bir cennete koşun. · Onlar, bollukta ve darlıkta harcayanlar, öfkelerini yutanlar ve insanları affedenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever. · Ve onlar, bir çirkinlik yaptıklarında ya da kendilerine yazık ettiklerinde Allah'ı anar ve günahları için bağışlanma dilerler — günahları Allah'tan başka kim bağışlar? — ve bile bile yaptıklarında ısrar etmezler."
س-ر-ع kökü: hız. Ve fiil müfâale babındadır (sârie): Arapçada bu bâb karşılıklılık ve yarışma bildirir.
Bunu bir kelime gözlemi olarak kaydediyorum: emir "hızlanın" değil, "yarışın" anlamındadır. Ve yarışma, bir başkasının varlığını gerektirir.
Ve aynı kök 114. ayette kitap ehlinden bir topluluk için kullanılmıştı: ve yüsâriûne fi'l-hayrât. İki geçiş, aynı bâb:
| Ayet | Lafız | Kim | Kipi |
|---|---|---|---|
| 114 | Yüsâriûne fi'l-hayrât | Kitap ehlinden bir topluluk | Haber — yapıyorlar |
| 133 | Ve sâriû ilâ mağfiratin | Muhatap topluluk | Emir |
Bu, sûre içinde doğrulanabilir bir tekrardır. Ve kendi okumam olarak kaydediyorum ve bağlayıcı değildir: ötekilerin yaptığı olarak anlatılan bir fiil, on dokuz ayet sonra muhataba emredilmiş oluyor.
Ve cennetin tarifinde kullanılan ölçü kaydedilmelidir: arduhe's-semâvâtü ve'l-ard — "genişliği gökler ile yer". Ve ard (genişlik) kelimesi seçilmiş; tûl (uzunluk) değil. Aynı ölçü Hadîd 57/21'de de vardır (arduhâ ke-ardı's-semâi ve'l-ard). İki sûre aynı ölçüyü kullanıyor.
| # | Vasıf | Alan |
|---|---|---|
| 1 | Yünfikūne fi's-serrâi ve'd-darrâi | Mal — iki zıt durumda |
| 2 | Ve'l-kâzımîne'l-ğayz | Öfke — tutmak |
| 3 | Ve'l-âfîne ani'n-nâs | Af — bırakmak |
| 4 | Vallâhu yuhıbbü'l-muhsinîn | İhsan — hükmü veren cümle |
Ve birinci vasfın dizimi kaydedilmelidir: fi's-serrâi ve'd-darrâi — iki zıt durum. س-ر-ر (sevinç, genişlik) ve ض-ر-ر (zarar, darlık). İki kelime aynı vezindedir (fa'lâ') ve ses bakımından da eştir. Yani cümle, iki uç durumu aynı kalıba sokarak infakı durumdan bağımsız kılıyor.
Kök Kalem 68/48'de (mekzûm) ayrıntılı çözümlendi, Zuhruf 43/17-18'de kalıp farkıyla tablolandı, Yûsuf 12/84'te (kazîm) ve Ğâfir (Mü'min) 40/18'de (kâzımîn) işlendi. Oraya dayanıyorum ve tekrarlamıyorum. Oralarda kaydedilenlerin özeti:
Kökün somut anlamı: kezeme'l-kırbe — su tulumunun ağzını doldurup bağladı. Yani içi doldurulmuş ve ağzı kapatılmış bir kap. İçindeki basınç var; ama dışarı çıkamıyor. Kalıp farkı: mekzûm ism-i mef'ûl — dışarıdan tıkanan; kezîm/kazîm fa'îl mübalağa — kendi ağzını kendisi bağlayan.
Bir. Buradaki kalıp kâzımdır — ism-i fâil. Yani kelime, işi yapmakta olanı bildirir. Mekzûm edilgendir, kazîm mübalağadır; kâzım ise fiili işleyendir.
| Kalıp | Yer | Kim |
|---|---|---|
| مَكْظُوم — ism-i mef'ûl | Kalem 68/48 | Dışarıdan tıkanan |
| كَظِيم — fa'îl (mübalağa) | Yûsuf 12/84, Zuhruf 43/17 | Kendi içini tıkayan |
| كَاظِم — ism-i fâil | Âl-i İmrân 3/134, Gāfir 40/18 | Tutma işini yapan |
İki. Ve kelimenin nesnesi el-ğayztır. Mülk'de kaydedilmişti: ğayz, yutulmuş öfkedir. Ve Kalem 68/48'de bu ikisi arasındaki gerilim dürüstçe ele alınmıştı — Kur'an bir yerde öfkeyi yutmayı övüyor (bu ayet), bir yerde "öfkesini yutmuş hâlde seslenen" bir peygamber olumsuz örnek olarak anılıyor. Oradaki çözümlemeye dayanıyorum ve tekrarlamıyorum.
ع-ف-و kökü: silmek, izini bırakmamak; ve buradan bağışlamak. Dilciler kökü rüzgârın izi silmesiyle örnekler: afeti'r-rîhu'l-eser.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı iki kökün resmidir: öfkeyi tutmak, öfkenin bittiği anlamına gelmez — tulum hâlâ doludur. Affetmek ise dolu olanı boşaltır. Sıra bu yüzden anlamlıdır: önce dışarı vermemek, sonra içeride tutmamak.
Ve ani'n-nâs kaydı: af, kimden olduğu söylenmeden herkese açılıyor. Aynı genişlik kaydı sûrede li'n-nâs olarak 96 ve 110. ayetlerde de vardır.
ص-ر-ر kökü: bir şeye bağlanıp sürdürmek, sıkı tutmak. Ve aynı kök 117. ayette sırr (kavurucu soğuk) olarak geçmişti — ve orada da kökte bir sıkma fikri vardı. İki geçiş, aynı kök, iki ayrı türev.
Ve kaydın kendisi kaydedilmelidir: liste bir günahsızlık şartı koymuyor. Vasıf, çirkinlik yapmamak değil; yaptıktan sonra ısrar etmemektir.
Bunu bir dizim gözlemi olarak kaydediyorum: şart cümlesi izâ fealû ile başlıyor — "yaptıklarında". Yani fiilin gerçekleştiği varsayılmış. Ölçü, olayın olup olmamasında değil, ondan sonra ne yapıldığındadır.