وَإِذَا مَسَّ ٱلنَّاسَ ضُرٌّ دَعَوْا۟ رَبَّهُم مُّنِيبِينَ إِلَيْهِ ثُمَّ إِذَآ أَذَاقَهُم مِّنْهُ رَحْمَةً إِذَا فَرِيقٌ مِّنْهُم بِرَبِّهِمْ يُشْرِكُونَ · لِيَكْفُرُوا۟ بِمَآ ءَاتَيْنَٰهُمْ فَتَمَتَّعُوا۟ فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ · أَمْ أَنزَلْنَا عَلَيْهِمْ سُلْطَٰنًا فَهُوَ يَتَكَلَّمُ بِمَا كَانُوا۟ بِهِۦ يُشْرِكُونَ · وَإِذَآ أَذَقْنَا ٱلنَّاسَ رَحْمَةً فَرِحُوا۟ بِهَا وَإِن تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌۢ بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ إِذَا هُمْ يَقْنَطُونَ · أَوَلَمْ يَرَوْا۟ أَنَّ ٱللَّهَ يَبْسُطُ ٱلرِّزْقَ لِمَن يَشَآءُ وَيَقْدِرُ
Ve izâ messe'n-nâse durrun deav rabbehüm münîbîne ileyhi sümme izâ ezâkahüm minhü rahmeten izâ ferîkun minhüm bi-rabbihim yüşrikûn · Li-yekfürû bimâ âteynâhüm fe-temetteû fe-sevfe ta'lemûn · Em enzelnâ aleyhim sültânen fe-hüve yetekellemü bimâ kânû bihî yüşrikûn · Ve izâ ezakne'n-nâse rahmeten ferihû bihâ ve in tusıbhüm seyyietün bimâ kaddemet eydîhim izâ hüm yaknetûn · Evelem yerav ennallâhe yebsutu'r-rızka li-men yeşâü ve yakdir
"İnsanlara bir sıkıntı dokunduğunda, O'na yönelerek Rablerine dua ederler. Sonra onlara kendinden bir rahmet tattırınca, bir de bakarsın, içlerinden bir grup Rablerine ortak koşuyor — kendilerine verdiğimizi inkâr etsinler diye. Öyleyse faydalanın; yakında bileceksiniz. Yoksa onlara bir delil mi indirdik de, ortak koştukları şey hakkında o mu konuşuyor? İnsanlara bir rahmet tattırdığımızda ona sevinirler; kendi elleriyle işledikleri yüzünden başlarına bir kötülük gelince de umutsuzluğa düşerler. Allah'ın, dilediğine rızkı genişletip daralttığını görmediler mi?"
Otuz üçüncü ayette aynı kelime bir tasvir olarak geri geliyor — ve arkasından bir dönüş anlatılıyor:
| Aşama | İfade | Ne oluyor |
|---|---|---|
| 1 | İzâ messe'n-nâse durrun | Sıkıntı dokunuyor |
| 2 | Deav rabbehüm münîbîne ileyh | Yöneliyorlar — 31. ayetteki kelime |
| 3 | Sümme izâ ezâkahüm minhü rahme | Rahmet tadılıyor |
| 4 | İzâ ferîkun minhüm … yüşrikûn | Bir kısmı geri dönüyor |
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı kelimenin iki ayet arayla tekrarıdır: sûre, otuz birinci ayette emrettiği hâlin insanda zaten bulunduğunu söylüyor — ama şarta bağlı olarak. Yani eksik olan yönelme değil, yönelmenin sürekliliği. Ve inâbe kökündeki "dönüp durma" fikri tam da bunu bildiriyordu.
فَرِيقٌ مِّنْهُم — kaydedilmelidir: "içlerinden bir grup". Cümle hepsini kapsamıyor. Fâtır (Melâike) 35/32'de kaydedilen tespitle aynı yöndedir: ayet bir topluluğu tek parça olarak nitelemiyor.
ذُوق / أَذَاقَ — kök ذ-و-ق: tatmak. Ve fiil bu blokta iki kez geçiyor: ezâkahüm … rahmeten (33) ve ezakne'n-nâse rahmeten (36). Kelimenin seçimi kaydedilmeye değer ve bir gözlem olarak veriyorum: tatmak, azıcık ve doğrudan bir temastır — sahip olmak değil. Ayet, rahmeti bir mülk olarak değil, bir tadım olarak anıyor.
ق-ن-ط kökü Fussilet 41/49'da işlendi (fe-yeûsün kanût) ve orada ye's ile kunût arasındaki ayrım nakledilmişti. Tekrarlamıyorum. Çekirdek: umudun tamamen kesilmesi, karamsarlığın yerleşmesi.
Ve Fussilet 41/49-51'de tarif edilen portre ile bu ayet neredeyse aynıdır. İki yer yan yana konmalıdır:
| Fussilet 41/49-51 | Rûm 30/36 | |
|---|---|---|
| Nimet gelince | Ea'radâ ve nee bi-cânibih — yan çizer | Ferihû bihâ — sevinir |
| Kötülük dokununca | Fe-yeûsün kanût — umutsuz ve karamsar | İzâ hüm yaknetûn — umutsuzluğa düşerler |
| Ek kayıt | Fe-zû duâin arîd — enine boyuna dua | Bimâ kaddemet eydîhim — kendi elleriyle |
Bir. Fussilet'te nimet karşısındaki tepki yan çizmektir; Rûm'da sevinmek. Ve Rûm'un kelimesi daha incedir: sevinmek kusur değildir — kusur, sevincin nereye bağlandığındadır. Sûre bunu otuz ikinci ayette zaten kurmuştu.
İki. Rûm bir kayıt ekliyor: bimâ kaddemet eydîhim — kendi elleriyle işledikleri yüzünden. Fussilet'te kötülüğün kaynağı söylenmiyordu; Rûm söylüyor. Ve bu terkip, kırk birinci ayette neredeyse aynı kelimelerle geri dönecek: bimâ kesebet eydi'n-nâs.
أَمْ أَنزَلْنَا عَلَيْهِمْ سُلْطَٰنًا فَهُوَ يَتَكَلَّمُ — "yoksa bir delil mi indirdik de o mu konuşuyor?"
سُلْطَان — kök س-ل-ط: güç, hâkimiyet; ve delilin bağlayıcı gücü. Kelime Kur'an'da sıklıkla "yetki belgesi, kesin delil" anlamında geçer.
Cümlenin alaycı bir yapısı var ve kaydedilmelidir: fe-hüve yetekellemü — "o mu konuşuyor?" Delil, konuşan bir varlık gibi anılıyor.
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum: ayet, karşı taraftan bir dayanak istiyor ve dayanağı konuşabilir olmakla nitelendiriyor. Câsiye 45/29'da kitabın yentıku (konuşur) fiiliyle anıldığı işlenmişti — orada belge konuşuyordu. Burada ise böyle bir belgenin bulunmadığı, soru yoluyla söyleniyor.
يَبْسُطُ ٱلرِّزْقَ لِمَن يَشَآءُ وَيَقْدِرُ — ب-س-ط (yaymak, açmak) ve ق-د-ر (ölçmek, daraltmak) karşı karşıya. ق-د-ر kökünün "daraltma" dalı Fecr 89/16'da işlendi (fe-kadera aleyhi rızkah). Tekrarlamıyorum.
Ve ayetin bu bloğun sonuna konması kaydedilmeye değer: blok, sıkıntı ve rahatlık karşısındaki tepkileri anlatıyordu. Kapanış, ikisinin de aynı elden geldiğini söylüyor.