وَلَقَدْ ءَاتَيْنَا لُقْمَٰنَ ٱلْحِكْمَةَ أَنِ ٱشْكُرْ لِلَّهِ وَمَن يَشْكُرْ فَإِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِهِۦ · وَإِذْ قَالَ لُقْمَٰنُ لِٱبْنِهِۦ وَهُوَ يَعِظُهُۥ يَٰبُنَىَّ لَا تُشْرِكْ بِٱللَّهِ إِنَّ ٱلشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ
"Andolsun, Lokmân'a hikmet verdik: 'Allah'a şükret. Kim şükrederse kendisi için şükretmiş olur.' Hani Lokmân, oğluna öğüt verirken şöyle demişti: 'Yavrucuğum! Allah'a ortak koşma; ortak koşmak gerçekten büyük bir zulümdür.'"
Kök ح-ك-م Bakara 2/269'da çözümlendi: engellemek, sağlamlaştırmak; hakeme — hayvanın başını çeviren gem. Tekrarlamıyorum.
Buraya ait olan şu: ayet hikmetin verildiğini söylüyor ve hemen ardından içeriğini veriyor: eni'şkür lillâh. Yani hikmet, bir bilgi yığını olarak değil, bir tavır olarak açıklanıyor.
Ve şükrün karşılığı da aynı cümlede belirtiliyor: ve men yeşkür fe-innemâ yeşküru li-nefsih — şükür, şükredene dönüyor.
Büneyy, ibn (oğul) kelimesinin küçültme (tasğîr) kalıbıdır. Ve Arapçada küçültme her zaman küçümseme değildir; sevgi ve şefkat de bildirir. Dilciler buna tasğîru't-terhîm der.
Hitap sûrede üç kez geçiyor (13, 16, 17) ve her seferinde yeni bir öğüt açıyor. Bu, metinden doğrulanabilir bir kalıptır.
ظ-ل-م kökü: dilcilerin verdiği çekirdek anlam bir şeyi yerinden başka bir yere koymaktır. Zaleme'l-bi'r — kuyuyu yeri olmayan bir yerde kazdı.
Bu tarif, cümlenin hükmünü açıklıyor ve bunu kendi okumam olarak kaydediyorum: şirk, kökün tarifine göre yerinde olmayan bir yerleştirmedir — hak edeni olmayan bir yere konmuş bir nispet. Yani "zulüm" burada bir mecaz değil, kelimenin sözlük anlamının doğrudan uygulanmasıdır.