إِنَّ ٱلَّذِينَ يُؤْذُونَ ٱللَّهَ وَرَسُولَهُۥ لَعَنَهُمُ ٱللَّهُ فِى ٱلدُّنْيَا وَٱلْءَاخِرَةِ وَأَعَدَّ لَهُمْ عَذَابًا مُّهِينًا · وَٱلَّذِينَ يُؤْذُونَ ٱلْمُؤْمِنِينَ وَٱلْمُؤْمِنَٰتِ بِغَيْرِ مَا ٱكْتَسَبُوا۟ فَقَدِ ٱحْتَمَلُوا۟ بُهْتَٰنًا وَإِثْمًا مُّبِينًا
İnne'llezîne yü'zûna'llâhe ve rasûlehû leanehümü'llâhu fi'd-dünyâ ve'l-âhirati ve eadde lehüm azâben mühînâ · Ve'llezîne yü'zûne'l-mü'minîne ve'l-mü'minâti bi-ğayri me'ktesebû fe-kadi'htemelû bühtânen ve ismen mübînâ
"Allah'ı ve Resulünü incitenlere Allah dünyada da âhirette de lânet etmiştir; onlar için alçaltıcı bir azap hazırlamıştır. · Mümin erkekleri ve mümin kadınları, yapmadıkları bir şey yüzünden incitenler ise, apaçık bir iftira ve günah yüklenmişlerdir."
| 57. ayet | 58. ayet | |
|---|---|---|
| Kim inciltiliyor | Allah ve Resulü | Mümin erkekler ve kadınlar |
| Kayıt | — | bi-ğayri me'ktesebû — yapmadıkları bir şey yüzünden |
| Sonuç | Lânet ve azap | bühtân ve ism yüklenmek |
Kur'an, Peygamber'e yapılan eziyeti anlattıktan hemen sonra, sıradan müminlere yapılan eziyeti anlatıyor. Ve ikisi için aynı fiili kullanıyor.
Bu ifade üzerinde klasik tefsirde durulmuştur, çünkü Allah'ın incitilmesi lafzî anlamıyla düşünülemez.
| İzah | Ne der |
|---|---|
| Mecaz | İfade, Allah'ın razı olmadığı fiilleri anlatır; "incitme" burada mecazîdir |
| Resulüne yapılanın Allah'a nispeti | İki özne birlikte anıldığı için, fiil asıl olarak ikincisine aittir |
| İnkâr ve iftira | Allah hakkında yakışmayan şeyler söylemek kastedilir |
Tercih dayatmıyorum. Ve Hadîd'de (57/4 ve 57/29) ve Bakara'de (2/115) düşülen tenzih kaydı burada da geçerlidir: Allah hakkında konuşurken beşerî nitelikler ona yakıştırılmaz ve Şûrâ 42/11 (leyse ke-mislihî şey') sınır olarak durur.
Ve Bakara'de bu ayrım (kesebe / iktesebe) kaydedilmişti: Bakara 2/286'da iki kalıp yan yana gelir ve dilciler birincinin iyilik, ikincinin kötülük için kullanıldığını kaydeder.
Kaydın işlevi şudur: ayet, hak edilmemiş eziyeti konu ediyor. Yani bir kişinin yaptığı bir şeye karşılık verilen tepki bu ayetin konusu değil.
Ve kökün somut anlamı üzerinde durmak gerekiyor: behete — birini şaşkına çevirmek, donduracak kadar şaşırtmak. Kur'an kökü bu anlamda kullanır: "İbrâhim… kâfir olan şaşırıp kaldı" (Bakara 2/258 — fe-bühite'llezî kefer).
Buradan bühtân — iftira anlamı gelir. Ve bağ şudur: iftira, muhatabını dondurur. Kişi kendisine yöneltilen şeyle hiçbir bağı olmadığı için ne diyeceğini bilemez.
Bu, kelimenin en zarif tarafıdır ve kaydediyorum: Arapça, iftirayı kurbanın tepkisiyle adlandırmış. Suçun adı, suçlunun fiilinden değil, mağdurun hâlinden geliyor.
Ve Hucurât ile bağ: o sûre baştan sona sözle incitmeyi konu ediyordu — alay, lakap, zan, gıybet. Ahzâb 33/58, aynı meseleyi bir hüküm cümlesiyle kapatıyor.
| Ayet | Ne yükleniliyor | Nasıl |
|---|---|---|
| 58 | bühtânen ve ismen mübînâ | İftira eden, farkında olmadan yükleniyor |
| 72 | el-emâneh | İnsan, kabul ederek yükleniyor |
Aynı kök, biri istenmeden alınan yük, öteki üstlenilen yük. Kaydediyorum ve yetmiş ikinci ayette buna döneceğim.
Ayet, incitmeyi bir hak ediş meselesine bağlıyor: bi-ğayri me'ktesebû. Yani soru "bu kişi kötü mü" değil; "bu kişi bunu yaptı mı".
Ve ayet, yapılmamış bir şey üzerinden yapılan incitmeyi bühtân diye adlandırıyor — kökünde "şaşkına çevirmek" olan bir kelimeyle.
Bunun bugüne bakan hâli somuttur: bir insan hakkında, yapmadığı bir şey üzerinden konuşmak, o insanı savunmasız bırakır. Çünkü savunma, ancak gerçekten olan bir şey hakkında mümkündür. Olmamış bir şeye karşı savunma yoktur — sadece şaşkınlık vardır.