وَقَالَ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ لَن نُّؤْمِنَ بِهَٰذَا ٱلْقُرْءَانِ وَلَا بِٱلَّذِى بَيْنَ يَدَيْهِ وَلَوْ تَرَىٰٓ إِذِ ٱلظَّٰلِمُونَ مَوْقُوفُونَ عِندَ رَبِّهِمْ يَرْجِعُ بَعْضُهُمْ إِلَىٰ بَعْضٍ ٱلْقَوْلَ يَقُولُ ٱلَّذِينَ ٱسْتُضْعِفُوا۟ لِلَّذِينَ ٱسْتَكْبَرُوا۟ لَوْلَآ أَنتُمْ لَكُنَّا مُؤْمِنِينَ
Ve kāle'llezîne keferû len nü'mine bi-hâze'l-kur'âni ve lâ billezî beyne yedeyh, ve lev terâ izi'z-zâlimûne mevkūfûne inde rabbihim yerciu ba'duhüm ilâ ba'dıni'l-kavl, yekūlü'llezîne'stud'ifû lillezîne'stekberû lev lâ entüm le-künnâ mü'minîn
"İnkâr edenler dediler ki: 'Biz ne bu Kur'an'a inanırız ne de ondan öncekine.' Zalimler Rablerinin huzurunda durdurulmuş, birbirlerine söz çevirip dururken bir görsen! Zayıf düşürülenler, büyüklenenlere şöyle diyecek: 'Siz olmasaydınız biz mutlaka mü'min olurduk.'"
Fâtır (Melâike) 35/31'de musaddikan limâ beyne yedeyh (önündekini doğrulayıcı) terkibi işlendi ve Ahkāf 46/12 ve 46/30'a dayanılmıştı: silsileye bağlanma. Oraya dayanıyorum.
Buraya ait olan fark kaydedilmelidir: Fâtır'da terkip kabul bağlamındaydı (kitap öncekini doğrular); burada aynı terkip ret bağlamında geliyor. Yani reddedenler, reddi de aynı silsile üzerinden kuruyorlar: ikisini birden.
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum: itiraz, yeni bir metne yöneltilmiş bir itiraz olarak sunulmuyor. Reddedilen şey bir zincirin tamamı.
لَن — geleceği kesin biçimde olumsuzlayan edat: "asla inanmayacağız." Teğâbün 64/7'de aynı edat işlendi (orada en len yüb'asû). İki ayette de len, karşı tarafın kendi ağzından çıkan kesinlik iddiasını taşıyor.
لَوْ burada temenni/hayret bildiren kullanımıdır ve cevabı söylenmemiştir. Arapçada bu yapı (lev + cevabın hazfi) tarif edilemezlik bildirir: "görsen — [ne görürdün, anlatılmaz]."
مَوْقُوفُون — kök و-ق-ف: durmak, durdurulmak. İsm-i mef'ûl: durdurulmuş. Kelime, kendi iradeleriyle beklemedikleri anlamını taşıyor.
Terkip dikkat çekicidir: yerciu … el-kavl — sözü döndürmek. Yani konuşma değil, karşılıklı iade. Söz bir taraftan öbürüne gidip geliyor.
Bunu bir dil gözlemi olarak kaydediyorum: fiil tekellüm (konuşmak) ya da tehâvür (söyleşmek) değil — ircâ' (geri çevirmek). Sahne bir konuşma değil, bir top çevirme olarak resmediliyor.
Bunu kendi okumam olarak veriyorum, dayanağı iki fiilin çatısıdır: zayıflık başlarına gelmiş olarak anılıyor (meçhul: zayıf düşürüldüler), büyüklenme ise kendi yaptıkları olarak (malum: büyüklendiler). Yani metin daha adlandırma aşamasında bir ayrım koyuyor.
Ama dikkat: ayet iki grubu birden ez-zâlimûn (zalimler) diye adlandırarak açmıştı. Yani çatı farkı bir muafiyet vermiyor; yalnızca konumların nasıl oluştuğunu kaydediyor.
Cümle bir lev lâ (imtinâ) kalıbıdır: bir şeyin varlığı yüzünden başka bir şeyin gerçekleşmemesi. Yani suç, kendi tercihine değil, karşı tarafın varlığına bağlanıyor.
Zümer 39/57'de aynı hat işlendi: lev enne'llâhe hedânî le-küntü mine'l-müttekīn — orada sorumluluk Allah'a devrediliyordu, burada insana. İki mazeret aynı yapıdadır: gerçekleşmemiş bir şart ve devredilmiş bir sorumluluk.