وَإِنَّ لُوطًا لَّمِنَ ٱلْمُرْسَلِينَ · إِذْ نَجَّيْنَٰهُ وَأَهْلَهُۥٓ أَجْمَعِينَ · إِلَّا عَجُوزًا فِى ٱلْغَٰبِرِينَ · ثُمَّ دَمَّرْنَا ٱلْءَاخَرِينَ · وَإِنَّكُمْ لَتَمُرُّونَ عَلَيْهِم مُّصْبِحِينَ · وَبِٱلَّيْلِ ۗ أَفَلَا تَعْقِلُونَ
Ve inne Lûtan le-mine'l-mürselîn · İz necceynâhü ve ehlehû ecmaîn · İllâ acûzen fi'l-ğābirîn · Sümme demmerne'l-âharîn · Ve inneküm le-temurrûne aleyhim musbihîn · Ve bi'l-leyl, e-felâ ta'kılûn
"Şüphesiz Lût da gönderilmiş elçilerdendi. Hani onu ve bütün ailesini kurtarmıştık — geride kalanlar arasındaki yaşlı kadın dışında. Sonra ötekileri yerle bir ettik. Ve siz sabahleyin onların yanından geçip duruyorsunuz — geceleyin de. Hâlâ akletmez misiniz?"
Ve bu bölüm, dizinin ilk kırılmasıdır: dört kapanış kalıbının hiçbiri yok. Yapı bölümünde tablo hâlinde verildi ve olası izahlar orada tartışıldı. Tekrarlamıyorum.
| Dizide olan kalıp | Lût bölümünde yerine gelen |
|---|---|
| ve tereknâ aleyhi fi'l-âhirîn | ve inneküm le-temurrûne aleyhim musbihîn (137) |
| selâmün alâ … | — |
| innâ kezâlike neczi'l-muhsinîn | — |
| innehû min ıbâdine'l-mü'minîn | — |
| — | e-felâ ta'kılûn (138) — muhataba soru |
Kendi okumam olarak kaydediyorum ve yapı bölümündeki kaydı tamamlıyorum: dizinin öteki bölümlerinde "ona bir hatıra bıraktık" deniyor; burada bırakılan şey gösteriliyor. "Bıraktık" fiilinin yerini "siz geçip duruyorsunuz" cümlesi alıyor. Ve bu, sözlü bir hatıradan görsel bir hatıraya geçiştir.
Ecmaîn — kök ج-م-ع: hepsi, tamamı. Ve pekiştirme kelimesi (te'kîd) olarak kullanılıyor: "bütün ailesini".
Ve dizim nüktesi kayda değer — bu bir metin verisidir: ecmaîn ("hepsi") denip hemen ardından bir istisna geliyor (illâ acûzen). Yani pekiştirme ile istisna yan yana.
Nahivcilerin kaydettiği izah: ecmaîn kurtarılanların eksiksizliğini bildiriyor; istisna ise o gruba dâhil olmayanı çıkarıyor. İkisi çelişmiyor: "ailesinin tamamı kurtarıldı — o kadın zaten geride kalanlardandı."
Ğābir — kök غ-ب-ر. Ve kökün ilginç bir özelliği vardır ve dilciler bunu kaydeder: kök hem "geçip gitmek" hem "geride kalmak" anlamına gelir — birbirinin zıddı iki anlam. Arapçada buna ezdâd (zıt anlamlılar) denir.
Aynı kökten ğabera — toz. Ğabere — geride kalan toz. Dilcilerin kurduğu bağ: geçen kervanın ardında kalan toz, hem geçmişliği hem kalıcılığı bildirir.
Ve Kur'an aynı kelimeyi bu kıssada tutarlı biçimde kullanır: Hicr 15/60, Şuarâ 26/171, Neml 27/57, Ankebût 29/32-33'te de el-ğābirîn geçer. Bu, sayılabilir bir olgudur.
Acûz — kök ع-ج-ز: güçsüz olmak, aciz kalmak. Acûz — yaşlı kadın. Dilcilerin kurduğu bağ: yaşlılık, gücün tükenmesidir.
Kelime Zâriyât 51/29'da işlendi (ve kālet acûzün akīm) — orada İbrâhim'in eşi kendisi için kullanıyordu. Aynı kelime, iki ayrı kadın, iki ayrı sûre. Bu bir kelime verisidir.
Ve bir kayıt: ayet bir isim vermiyor, yalnız bir sıfat veriyor. Bu tefsirde de isim verilmiyor. Kur'an başka yerde bu kişiyi imraetü Lût (Lût'un karısı) diye anar (Tahrîm 66/10) ve Tahrîm'de işlendi. Oraya dayanıyorum ve tekrarlamıyorum.
Aynı edat (sümme), aynı mef'ûl (el-âharîn), aynı konum (bölümün sonuna doğru). Yalnız fiil değişiyor. Bu, metinden doğrulanabilir bir paralelliktir.
Ve seksen ikinci ayet bölümünde kaydedilen gözlem burada da geçerlidir: helâk cümlesi bölümün ortasında değil sonunda ve sümme ile uzaklaştırılmış olarak geliyor.
Yetmiş beşinci ayetten yüz otuz altıncı ayete kadar altmış iki ayet boyunca anlatım üçüncü şahıstır. Yüz otuz yedinci ayette birden ikinci şahsa geçiliyor: inneküm — "siz".
Arapçada bu geçişe iltifât denir ve bu tefsirde birkaç yerde işlendi (Vâkıa 56/51; bu sûrede 21 ve 38. ayetler).
Musbihîn — kök ص-ب-ح, IV. bâb ism-i fâil: sabahlayanlar, sabah vaktinde olanlar. Hâl konumunda: "sabah vaktinde geçerken".
Dizim nüktesi kaydedilmeli: iki zaman iki ayrı biçimde veriliyor. Sabah bir hâl ile (musbihîn — ism-i fâil), gece bir harf-i cer ile (bi'l-leyl). Simetrik değil.
Nahivcilerin izahı: bi'l-leyl, musbihîne atfedilmiş bir zarftır; anlam "sabahleyin ve geceleyin" olur. Biçim farkı anlamı değiştirmiyor.
Ve iki vakit birlikte anıldığında ne dendiği kayda değer — kendi okumam olarak: sabah ve gece günün iki ucudur. İkisi de anılınca "her zaman" anlamı doğar. Yani yıkıntının yanından geçmek istisnaî bir olay değil; gündelik bir güzergâh.
Ve Kamer 54/38'de bu kıssanın bir başka ayeti işlendi (ve lekad sabbehahüm bükraten azâbün müstekırr). Orada da sabah vakti anılıyordu. İki sûre aynı kıssada aynı vakti kullanıyor. Bu bir kelime verisidir.
Akale — kök ع-ق-ل. Ve kökün somut resmi kayda değer: ıkāl, devenin dizini bağlayan iptir. Akale'l-baîr — deveyi bağladı. Yani akıl, bir bağlama gücüdür: insanı gelişigüzel gitmekten alıkoyan şey.
Ve sorunun buraya konması kayda değer — kendi okumam olarak: ayet "görmez misiniz?" demiyor. Görmek zaten oluyor — yüz otuz yedinci ayet bunu söylüyor: geçiyorsunuz. Eksik olan görmek değil, gördüğünü bağlamak.
Ve bu, sûrenin on üçüncü ayetiyle bağlanıyor: ve izâ zükkirû lâ yezkürûn — "hatırlatıldığında hatırlamıyorlar". İki ayet aynı boşluğu tarif ediyor: ulaşan bilgi ile alınan sonuç arasındaki kopukluk.
Ve bir kayıt: Lût bölümü, dizinin muhataba en yakın bölümüdür. Öteki bölümler geçmişte kalmış olayları anlatıyor; bu bölüm, muhatabın her gün yanından geçtiği bir şeyi gösteriyor. Bu, bölümün kapanış kalıbı almamasıyla birlikte düşünülmeye değer bir olgudur.