هَٰذَا وَإِنَّ لِلطَّٰغِينَ لَشَرَّ مَـَٔابٍ · جَهَنَّمَ يَصْلَوْنَهَا فَبِئْسَ ٱلْمِهَادُ · هَٰذَا فَلْيَذُوقُوهُ حَمِيمٌ وَغَسَّاقٌ · وَءَاخَرُ مِن شَكْلِهِۦٓ أَزْوَٰجٌ
Hâzâ, ve inne li't-tâğîne le-şerre meâb · Cehenneme yaslevnehâ fe-bi'se'l-mihâd · Hâzâ fe'l-yezûkūhu hamîmün ve ğassâk · Ve âharu min şeklihî ezvâc
"İşte bu. Ve azgınlar için elbette kötü bir varış yeri vardır: cehennem. Oraya girerler; ne kötü bir yataktır o! İşte bu — tatsınlar onu: kaynar su ve irin. Ve onun türünden başkaları, çift çift."
Kendi okumam olarak kaydediyorum: sûre, iki tabloyu birleştirmiyor ve karşılaştırmıyor da. Sadece birinden ötekine geçiyor — ve geçişi tek kelimeyle işaretliyor.
Kök ط-غ-ي: haddi aşmak, taşmak. Ve kökün somut anlamı Alak ve Fecr'de işlendi: tuğyân — suyun kabından taşması, sınırı geçmesi.
Fecr bahsinde kaydedilen şuydu ve buraya bağlanır: "tuğyanın en uç noktası, kendini rab konumuna koymaktır."
Ve yirmi sekizinci ayette karşıtlık müttekī / füccâr biçimindeydi. Burada müttekī / tâğî. Üç kelimenin üçü de bir sınırla ilişki bildiriyor: biri siper alıyor, biri yarıyor (ف-ج-ر), biri taşıyor (ط-غ-ي).
Ve meâb kelimesi burada dördüncü ve son kez geçiyor. Yukarıda tablolandı: Dâvûd (25), Süleymân (40), muttakîler (49), azgınlar (55).
Kendi okumam olarak kaydediyorum: meâb "dönülüp varılan yer"dir ve kök أ-و-ب — sûrenin peygamberleri evvâb (çokça dönen) diye anılmıştı. Yani sûre, herkesin bir yere döndüğünü söylüyor; farklı olan, dönülen yer.
مِهَاد — kök م-ه-د: bir şeyi düzleyip yaymak, yatak hazırlamak. Mehd — beşik. Nebe' 78/6'da bu kelime işlendi (e-lem nec'ali'l-arda mihâdâ) — yeryüzü "yatak" diye anılmıştı.
Ve bi'se — yergi fiili, ni'menin karşıtı. Yukarıda tablolandı: sûrede iki ni'me (30, 44), iki bi'se (56, 60).
غَسَّاق — kök غ-س-ق. Nebe' 78/25'te ayrıntılı olarak işlendi ve Felak'de kökün iki kanadı verildi. Oraya dayanıyorum ve tekrarlamıyorum.
"غ-س-ق kökünün iki anlam kanadı vardır — yoğun karanlık ve koyu, ağır, akan bir şey — ve ikisinin birleştiği yer akan, sızan, yayılan bir yoğunluktur… Kelimenin tefsirlerdeki karşılıkları: irin, cehennemliklerin yaralarından akan sıvı, çok soğuk ve kokuşmuş bir içecek… Yani bu içecek, adının içinde karanlığı taşıyor."
Nebe' bahsinde bir kıraat notu da düşülmüştü: kelimenin şeddesiz غَسَاق olarak da okunduğu nakledilir; anlam farkı büyük değildir. Aynı kayıt burada da geçerlidir.
| Sûre | İfade | Kalıp |
|---|---|---|
| Nebe' 78/24-25 | lâ yezûkūne fîhâ berden ve lâ şerâbâ · illâ hamîmen ve ğassâkā | İstisna — "içecek yok, ancak…" |
| Sâd 38/57 | hâzâ fe'l-yezûkūhu hamîmün ve ğassâk | Emir — "işte bu, tatsınlar" |
Nebe' bahsinde bu istisnanın cinsi tartışılmıştı (muttasıl mı munkatı mı) ve orada iki görüş verilip tercih dayatılmamıştı. Sâd'da istisna kalıbı yok; onun yerine bir emir kipi var.
Ve fiil aynı: yezûkū — tatmak. Sekizinci ayette bel lemmâ yezûkū azâb ("henüz azabı tatmadılar") denmişti.
Bu, doğrulanabilir bir lafız bağıdır ve kendi okumam olarak kaydediyorum: sûrenin başında "henüz tatmadılar" denen şey, elli yedinci ayette tattırılıyor. Sekizinci ayetteki lemmânın içerdiği bekleyiş burada karşılanıyor.
شَكْل — kök ش-ك-ل: benzemek; bir şeyin biçimi, türü. Müşkil — birbirine benzediği için ayırt edilemeyen (ve buradan: zor, karışık).
Bir kıraat farkı nakledilir: ve âharu (tekil) ya da ve uharu (çoğul) okunuşu. Anlam farkı büyük değildir; hangi imamın hangi tercihte olduğunu kesin veremediğim için isim vermiyorum.
Kendi okumam olarak kaydediyorum: cümle bilinçli olarak açık bırakılmış. İki şey sayıldı, üçüncüsü "ve benzerleri" denerek geçildi. Bu, sûrenin genel tavrıyla uyumludur: elli birinci ayette cennet tasvirinde de fâkihetin kesîra (bol meyve) denmiş, sayım yapılmamıştı.