وآتوا اليتامى أموالهم ولا تتبدلوا الخبيث بالطيب ولا تأكلوا أموالهم إلى أموالكم إنه كان حوبا كبيرا
Ve âtü'l-yetâmâ emvâlehüm ve lâ tetebeddelü'l-habîse bi't-tayyib, ve lâ te'külû emvâlehüm ilâ emvâliküm, innehû kâne hûben kebîrâ
"Yetimlere mallarını verin. Temizi pis olanla değiştirmeyin. Onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin. Bu, büyük bir vebaldir."
Birinci ayet insanlığı tek kökten anlattı ve akrabalık bağını takvânın yanına koydu. İkinci ayet, o bağın en kolay koptuğu yerden başlıyor: babasını kaybetmiş çocuğun malı.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum; dayanağı iki ayetin sırasıdır. Bağın gerçekten var olup olmadığı, karşı tarafın kendini savunamadığı yerde belli olur. Sûre, hemen oradan giriyor.
Dilcilerin kaydettiği kullanım kaydedilmeye değer: دُرَّة يَتِيمَة (dürre yetîme) — "yetim inci", yani eşi benzeri olmayan, tek başına duran inci. Kelime insan için kullanıldığında babasını kaybetmiş küçük anlamına gelir.
Ve kelimenin taşıdığı resim, ayetin konusunu açıklıyor: yetim, arkasında duracak kimsesi olmayan kişidir. Malı elindedir ama malını koruyacak gücü yoktur.
Dizimdeki ayrıntı kaydedilmelidir: ayet "yetimlere mal verin" demiyor; "yetimlere kendi mallarını verin" diyor. Zamir onlara ait. Yani söz konusu olan bir bağış değil, bir iade.
ب-د-ل kökü: bir şeyin yerine başkasını koymak. V. bâb (tefe''ul) burada kasıtlı ve tedricî bir işlem bildiriyor.
Klasik tefsirlerde bu cümlenin somut karşılığı olarak yaygın biçimde şu nakledilir: vasînin, yetimin malındaki iyi olanı alıp yerine kendi malındaki kötüyü koyması — sürünün semiz koyununu alıp cılızını bırakmak gibi. Bu izahı "nakledilir" diliyle aktarıyorum.
Ve habîs / tayyib çiftinin seçimi kaydedilmelidir. İki kelime de Kur'an'da hem maddî hem ahlâkî anlamda kullanılır: tayyib — temiz, hoş, helâl; habîs — pis, bozuk, haram. Yani cümle, bir malî işlemi ahlâkî bir dille adlandırıyor.
Klasik tefsirlerde bu edattan şu anlam çıkarılır ve nakledildiği şekliyle aktarıyorum: yetimin malını kendi malına ekleyerek, ayırt edilemez hâle getirerek yemek. Yani mesele yalnız yemek değil, karışımın kendisidir — ayrı durduğu sürece hesabı sorulabilir olan şey, katıldığında görünmez olur.
Ve bu kayıt, Bakara'daki ölçüyle birlikte okunmalıdır. Bakara 2/220'de yetim malının ayrılması ile karıştırılması arasındaki denge işlendi ve orada kaydedilmişti: fe-ihvânüküm — "onlar sizin kardeşlerinizdir", ama vallâhu ya'lemü'l-müfside mine'l-muslih — bozan ile düzelten ayırt edilir. Oraya dayanıyorum.
İki ayet birlikte okunduğunda ölçü şudur ve bunu bir gözlem olarak kaydediyorum: ortak yaşamak serbesttir, ortak hesap değil.
حُوب — kök ح-و-ب. Dilciler kelimeyi günah, vebal, ağır suç olarak açıklar. Kökün "ihtiyaç, sıkıntı" anlamı da kaydedilir.
Kelime Kur'an'da yalnız burada geçer. Sûrede günah için başka kelimeler kullanılır (ism, seyyie, zenb); burada tek geçişli bir kelime seçiliyor.
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum ve buradan kesin bir sonuç çıkarmıyorum: kelime seçiminin bir vurgu taşıdığı söylenebilir, ama bunun ne kadarının anlam ne kadarının fasıla uyumu olduğu belirlenemez.
Ve fasılanın kalıbı yine kâne ile: innehû kâne hûben kebîrâ. Birinci ayetteki kâne aleyküm rakībâ ile aynı yapı.