ألم تر إلى الذين أوتوا نصيبا من الكتاب يشترون الضلالة ويريدون أن تضلوا السبيل · والله أعلم بأعدائكم وكفى بالله وليا وكفى بالله نصيرا · من الذين هادوا يحرفون الكلم عن مواضعه ويقولون سمعنا وعصينا … ولو أنهم قالوا سمعنا وأطعنا واسمع وانظرنا لكان خيرا لهم وأقوم
Elem tera ile'llezîne ûtû nasîben mine'l-kitâbi yeşterûne'd-dalâlete ve yürîdûne en tedıllü's-sebîl · Vallâhu a'lemü bi-a'dâiküm ve kefâ billâhi veliyyen ve kefâ billâhi nasîrâ · Mine'llezîne hâdû yüharrifûne'l-kelime an mevâdııhî …
"Kendilerine kitaptan bir pay verilenleri görmedin mi? Sapıklığı satın alıyorlar ve sizin de yoldan sapmanızı istiyorlar… Onlardan bir kısmı kelimeleri yerlerinden kaydırıyor ve 'işittik ve karşı geldik' diyorlar… 'İşittik ve itaat ettik, dinle ve bize bak' deselerdi, kendileri için daha hayırlı ve daha doğru olurdu."
STYLE gereği bir kayıt düşülüyor ve bu kayıt kırk dördüncü ayetten yüz altmış ikinci ayete kadar uzanan bütün bahisler için geçerlidir.
| Lafız | Ne diyor |
|---|---|
| Ellezîne ûtû nasîben mine'l-kitâb | "Kitaptan bir pay verilenler" — belirsiz bir kesim |
| Mine'llezîne hâdû | Min — "onlardan bir kısmı"; bölük bildiren edat |
| 4/46 sonu: fe-lâ yü'minûne illâ kalîlâ | Bir istisna kaydı |
| 4/162: lâkini'r-râsihûne fi'l-ılmi minhüm | Aynı topluluk içinden bir kesim ayrılıyor |
Yani ayetlerin kendisi bir bölme yapıyor. Ve bu tefsirde konu edilen şey vasıflardır; kim o vasfı taşırsa ona dahildir. Hiçbir dinî, etnik ya da millî grup hakkında genel hüküm kurulmaz.
"حرف kökü: kenar, uç, sınır. Bir şeyin ortası değil, kıyısı… Buna göre tahrîf, kelimenin kendi mantığında: bir şeyi kenarından eğmek. Metni ortadan yırtmak değil; kıyısından hafifçe çekmek, yönünü kaydırmak. Az bir eğrilik, uzakta büyük bir sapma üretir."
م-و-ض-ع: bir şeyin konduğu yer. Yani ayet, tahrifi bir yer değiştirme olarak tarif ediyor: kelime yok edilmiyor, yerinden oynatılıyor.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı iki kelimenin birlikte kullanılmasıdır: harf (kenar) ile mevdı' (konulan yer) yan yana geldiğinde ortaya çıkan resim şudur — söz duruyor, durduğu yer değişiyor.
Ayet bir sözü aktarıyor, sonra onun yerine konabilecek sözü veriyor. İkisini yan yana koymak, ayetin kendi yaptığı iştir.
| Söylenen | Söylenebilirdi |
|---|---|
| Semi'nâ ve asaynâ — işittik ve karşı geldik | Semi'nâ ve eta'nâ — işittik ve itaat ettik |
| Ve'sma' ğayra müsmeın | Ve'sma' |
| Râınâ | Unzurnâ |
Üç kalemde de değişen şey küçüktür; ve ayet bunu ekvem (daha doğru, daha dik) kelimesiyle niteliyor.
Ekvem — ق-و-م kökünden ism-i tafdîl. Kök bu sûrede beşinci ayette (kıyâmâ), otuz dördüncü ayette (kavvâmûn) ve burada geçiyor; yüz otuz beşinci ayette (kavvâmîne bi'l-kıst) bir kez daha dönecek. Kökün sûredeki dört geçişi, geriye bakış bölümünde tablolanacak.
وَلَىًّۢا بِأَلْسِنَتِهِمْ — ley: kök ل-و-ي, bükmek, eğmek. Ve kelime, tahrif resmini dile taşıyor: kelimeler yerinden oynatıldığı gibi, dil de bükülüyor.
Bunu bir dizim gözlemi olarak kaydediyorum: ayet iki fiili aynı yerde kullanıyor — yüharrifûn (kaydırmak) ve leyyen bi-elsinetihim (dille bükmek). İkisi de eğrilik bildiren fiillerdir.