ألم تر إلى الذين يزعمون أنهم آمنوا بما أنزل إليك وما أنزل من قبلك يريدون أن يتحاكموا إلى الطاغوت وقد أمروا أن يكفروا به … فأعرض عنهم وعظهم وقل لهم في أنفسهم قولا بليغا
Elem tera ile'llezîne yez'umûne ennehüm âmenû bimâ ünzile ileyke ve mâ ünzile min kablike yürîdûne en yetehâkemû ile't-tâğūti ve kad ümirû en yekfürû bih … Fe-a'rid anhüm ve ızhüm ve kul lehüm fî enfüsihim kavlen belîğâ
"Sana indirilene ve senden önce indirilene inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Tâğûta muhakeme olmak istiyorlar; oysa onu reddetmeleri emredilmişti… Onlardan yüz çevir, onlara öğüt ver ve kendileri hakkında etkili bir söz söyle."
Bloğun yeri kaydedilmelidir: elli dokuzuncu ayet ihtilafın nereye götürüleceğini söylemişti; altmışıncı ayet, başka bir yere götürülmesini konu ediyor.
Yetehâkemû — ح-ك-م kökü, tefâul babı: karşılıklı olarak birinin hükmüne başvurmak. Kelime, elli dokuzuncu ayetteki hakemtüm ve otuz beşinci ayetteki hakem ile aynı köktendir.
| Ayet | Kelime | Kim |
|---|---|---|
| 35 | Hakemen … ve hakemen | Aile içinden iki hakem |
| 58 | Hakemtüm … tahkümû | Hüküm verenler |
| 59 | Fe-ruddûhu | İhtilafın merci |
| 60 | Yetehâkemû ile't-tâğût | Başka bir merci |
ز-ع-م kökü: bir şeyi kesin bilgi olmadan ileri sürmek. Dilciler kelimenin "çoğu zaman dayanaksız iddia" için kullanıldığını kaydeder.
Ve fiilin seçimi bir kayıt üretiyor: ayet "inanmadılar" demiyor, "inandıklarını ileri sürüyorlar" diyor. Yani konu edilen şey iddia ile davranış arasındaki mesafedir.
Bu, Münâfikûn 63/1'de işlenen alanın aynısıdır ve oraya dayanıyorum: orada da mesele, sözün doğruluğu değil, sözü söyleyenin o sözle ilişkisi olarak kurulmuştu.
Ve kaydın yeri kaydedilmelidir: ve kul lehüm fî enfüsihim — "kendileri hakkında". Söz, açıkta değil, muhatabın kendisine söyleniyor.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı iki kayıttır: ayet, hem sözün muhatabına ulaşmasını hem de onun kendisine söylenmesini istiyor.