للرجال نصيب مما ترك الوالدان والأقربون وللنساء نصيب مما ترك الوالدان والأقربون مما قل منه أو كثر نصيبا مفروضا
Li'r-ricâli nasîbün mimmâ terake'l-vâlidâni ve'l-akrabûn, ve li'n-nisâi nasîbün mimmâ terake'l-vâlidâni ve'l-akrabûne mimmâ kalle minhü ev kesür, nasîben mefrûdâ
"Ana babanın ve yakınların bıraktığından erkeklere bir pay vardır; ana babanın ve yakınların bıraktığından kadınlara da bir pay vardır — azından da çoğundan da. Belirlenmiş bir paydır bu."
Ayetin en dikkat çeken tarafı, aynı cümlenin iki kez, hiçbir kelimesi kısaltılmadan tekrar edilmesidir.
| Birinci cümle | İkinci cümle | |
|---|---|---|
| Kime | Li'r-ricâli | Ve li'n-nisâi |
| Ne | nasîbün | nasîbün |
| Neden | mimmâ terake'l-vâlidâni ve'l-akrabûn | mimmâ terake'l-vâlidâni ve'l-akrabûn |
Arapçada bu tekrar zorunlu değildir. Cümle "erkeklere ve kadınlara pay vardır" diye tek seferde kurulabilirdi. Kurulmamış.
Bunu bir dizim gözlemi olarak kaydediyorum ve dayanağı tekrarın kendisidir: hakkın iki tarafa da ayrı ayrı, tam cümleyle bağlanması, tekrarın kendisiyle söyleniyor. Aynı teknik otuz ikinci ayette bir kez daha kullanılacak (li'r-ricâli nasîbün mimme'ktesebû ve li'n-nisâi nasîbün mimme'ktesebne) ve orada tabloyla karşılaştırılacak.
Ahzâb 33/35'te de benzer bir tekrar işlenmişti — orada on çift vasıf ayrı ayrı sayılıyordu ve o bahiste "tekrarın kendisinin bir bilgi taşıdığı" kendi okuma olarak kaydedilmişti. Aynı kaydı burada da koruyorum: bu bir gözlemdir, bir nakil değildir.
Kökün somut anlamı: bir şeyi dikmek, ayakta durur hâle getirmek. Nasb — dikmek; nusub — dikili taş; nasab — yorgunluk (kendini dikmek, yorulmak). Kök İnşirâh 94/7'de (fe-izâ ferağte fensab) ve Ğâşiye 88/3'te işlendi.
Ve nasîb kelimesinin bu kökten gelmesi kaydedilmeye değer: pay, dikilmiş olandır — yerine konmuş, sabitlenmiş. Kelime kendi içinde "belirlenmişlik" taşıyor.
Kök ف-ر-ض: kertmek, çentik atmak. Bir şeyin üzerine iz açarak ölçüsünü belirlemek. Kök Nûr 24/1'de (feradnâhâ) ayrıntılı işlendi; oraya dayanıyorum ve tekrarlamıyorum.
Oradaki kayıt buraya doğrudan oturuyor: farz, "ağır yükümlülük" değil, kertilmiş ölçüdür. Belirsiz bırakılmayan.
Ve iki kelimenin birlikte kullanılması bir pekiştirmedir: nasîben mefrûdâ — "dikilmiş, kertilmiş bir pay". İki kelime de sabitliği bildiriyor.
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum: hakkın doğması miktara bağlanmıyor. Küçük miras için "zaten bir şey çıkmaz" denemiyor.
Kaynaklarda, o dönemde mirasın savaşabilen, ata binebilen erkeklere verildiği; kadınların ve küçük çocukların pay almadığı nakledilir. Bazı yerlerde kadının kendisinin miras konusu sayıldığı da nakledilir — ve bu, on dokuzuncu ayette doğrudan yasaklanacaktır (lâ yehıllü leküm en terisü'n-nisâe kerhâ).
Ve ayetin metinden okunabilen işlevi şudur: on birinci ayette payların rakamları verilmeden önce, hakkın kendisi ilan ediliyor. Yedinci ayet ilkedir, on birinci ayet hesabıdır.