ٱللَّهُ ٱلَّذِىٓ أَنزَلَ ٱلْكِتَٰبَ بِٱلْحَقِّ وَٱلْمِيزَانَ ۗ وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّ ٱلسَّاعَةَ قَرِيبٌ
| Yer | Cümle | Eklenen |
|---|---|---|
| Hadîd 57/25 | ve enzelnâ meahümü'l-kitâbe ve'l-mîzâne li-yekûme'n-nâsü bi'l-kıst | + demir; ve amaç: adaletin ayakta tutulması |
| Şûrâ 42/17 | enzele'l-kitâbe bi'l-hakkı ve'l-mîzân | + bi'l-hakk; ve ardından: saatin yakınlığı |
Hadîd 57/25'te bu üçlü ayrıntılı işlendi. Oradaki tablo şuydu: kitâb ölçünün ilkesi, mîzân ölçünün aleti, hadîd ölçünün korunması. Ve orada şu kaydedilmişti:
"Bağlantı, ölçünün verilmiş olmasıdır. Eğer terazi insanların kendi aralarında uzlaştıkları bir araç olsaydı, uzlaşmayı bozan güçlü taraf her zaman haklı çıkardı. Ayet, mîzânı indirilenler arasında sayarak, ölçüyü tarafların dışına çıkarıyor."
Ve mîzân kelimesinin tahlili de oradadır: kök و-ز-ن, mif'âl vezninde alet ismi — tartma aleti. Tekrarlamıyorum.
Hadîd bir toplum sûresidir — mal, mülk, miras, borç, silah. Orada mîzân adaletin kurulmasına bağlanıyor: li-yekûme'n-nâsü bi'l-kıst.
Şûrâ ise bir ayrılık sûresidir. Ve burada mîzânın ardından gelen şey adalet değil, zamandır: lealle's-sâate karîb.
Kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı iki ayetin devamlarıdır: ölçü kelimesi iki sûrede de aynı işi görüyor — tarafların dışında bir hakem koymak. Ama Hadîd bu hakemi bugüne, Şûrâ sona bağlıyor. Ve Şûrâ'nın bağlamı bunu gerektiriyor: on beşinci ayet tartışmayı kapatmış ve meseleyi yevmü'l-cem'e havale etmişti. On yedinci ayet, o havalenin ölçüsünün de indirilmiş olduğunu söylüyor.
Bir dizim kaydı: bi'l-hakk kaydı yalnız kitâba mı yoksa ikisine birden mi bağlanır — bu, gramerciler arasında tartışılmıştır. Lafız ikisine de elverir; tercih dayatmıyorum.
Kök Beled, Kâria ve Hümeze'de işlendi. Oradaki kayıt: dirâyet, bir şeyi çabayla, iz sürerek bilmektir; ilmden farkı budur — derâ fiili "araştırarak öğrendi" anlamı taşır.
| Kalıp | Anlamı | Örnek |
|---|---|---|
| Ve mâ edrâke | "Sana ne bildirdi?" — arkasından açıklama gelir | Ve mâ edrâke me'l-kāria (101/3) — sonra açıklanır |
| Ve mâ yüdrîke | "Ne bilirsin?" — arkasından açıklama gelmez | Burada; ve ve mâ yüdrîke lealle's-sâate tekûnü karîbâ (Ahzâb 33/63) |
Bu ayrım klasik kaynaklarda kaydedilir ve metinden doğrulanabilir: mâzî kalıbı bilgi verir, muzâri kalıbı bilgiyi kapalı bırakır.
Ve burada muzâri kalıbı kullanılmıştır. Yani cümle bir bilgi vermek için değil, bilginin verilmediğini bildirmek için kuruluyor.
| Ayet | Cümle | Kim hakkında |
|---|---|---|
| 17 | Ve mâ yüdrîke lealle's-sâate karîb | Zamanın bilgisi — Peygamber bilmiyor |
| 52 | Mâ künte tedrî me'l-kitâbü ve le'l-îmân | Kitabın bilgisi — Peygamber bilmiyordu |
İki cümle de bir sınır çiziyor; ama yönleri zıt. On yedincide sınır hâlâ duruyor; elli ikincide sınırın aşıldığı an anlatılıyor. Elli ikinci ayette bu ayrıntılı işlenecek.
Es-sâa müennes (dişil) bir isimdir; karîb ise burada müzekker (eril) gelmiştir. Beklenen karîbe olurdu.
| İzah | Ne der |
|---|---|
| 1 | Es-sâa burada el-ba's (diriliş) ya da vakit anlamındadır; o kelimeler müzekkerdir |
| 2 | Fa'îl vezni, ism-i mef'ûl anlamında olduğunda müzekker-müennes ayrımı yapmayabilir |
| 3 | Karîb burada zarf (mekân/zaman bildiren) konumundadır ve zarflar bu şekilde gelebilir |
Üç izah da klasik gramer kitaplarında nakledilir; tercih dayatmıyorum. Kaydedilecek olan, bunun bilinen ve tartışılmış bir kullanım olduğudur — bir kural dışılık değil.