وَكَذَٰلِكَ مَآ أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ فِى قَرْيَةٍ مِّن نَّذِيرٍ إِلَّا قَالَ مُتْرَفُوهَآ إِنَّا وَجَدْنَآ ءَابَآءَنَا عَلَىٰٓ أُمَّةٍ وَإِنَّا عَلَىٰٓ ءَاثَٰرِهِم مُّقْتَدُونَ
Ve kezâlike mâ erselnâ min kablike fî karyetin min nezîrin illâ kâle mütrafûhâ innâ vecednâ âbâenâ alâ ümmetin ve innâ alâ âsârihim muktedûn
"İşte böyle: senden önce hangi beldeye bir uyarıcı gönderdiysek, oranın şımarmışları mutlaka şunu dedi: 'Biz atalarımızı bir yol üzerinde bulduk; biz de onların izlerine uyuyoruz.'"
Yirmi ikinci ayette bir cümle verilmişti. Yirmi üçüncü ayet aynı cümleyi bir kez daha, ama bu kez geçmişteki bütün topluluklar için veriyor.
| 43/22 | 43/23 | |
|---|---|---|
| Kim söylüyor | Muhataplar | Öncekilerin şımarmışları |
| Cümle | innâ vecednâ âbâenâ alâ ümmeh | innâ vecednâ âbâenâ alâ ümmeh |
| Son kelime | mühtedûn — yolu bulmuş | muktedûn — uyan, izleyen |
ق-د-و kökü — iktidâ: birinin ardından gitmek, onu örnek almak. Kudve — örnek alınan kişi. Kelime, hüküm değil davranış bildirir: "uyuyoruz".
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı iki kelimenin anlam farkıdır: yirmi ikinci ayette muhataplar sonucu iddia ediyor (doğruyu bulduk); yirmi üçüncü ayette öncekiler fiili itiraf ediyor (uyuyoruz). Aynı gerekçe, iki farklı kesinlikte.
Cümle kalıbı şudur: olumsuz + istisna — mâ erselnâ … illâ kâle. "Hiçbir uyarıcı göndermedik ki şunu demiş olmasınlar." Bu kalıp, sûrenin yedinci ayetinde de kullanılmıştı: ve mâ ye'tîhim min nebiyyin illâ kânû bihî yestehziûn.
Kendi okumam olarak ekliyorum: ayetin yaptığı şey muhatabı yalnızlaştırmak değil, tam tersi — muhatabın söylediği cümlenin özgün olmadığını göstermek. Karşı taraf kendi gerekçesini bir seçim gibi öne sürüyor; ayet, aynı cümlenin her devirde aynı yerden çıktığını söylüyor.
Ve bu, bir ölçü meselesidir: eğer bir gerekçe her devirde, birbirinden habersiz topluluklarda, aynı lafızla tekrarlanıyorsa, o gerekçe bir düşünme sonucu değil, bir konum sonucudur. Ayet konumu da adlandırıyor: mütrefûhâ.
"Dilcilerin verdiği kök anlamı: nimetin bolluğu ve o bolluğun yumuşatıp gevşetmesi. Terife — bolluk içinde yaşadı. Etrafehû — onu nimete boğdu, şımarttı. Kalıp önemli: mütraf, IV. bâbdan ism-i mef'ûldür. Yani kelime 'şımaran' değil, 'şımartılan' demektir. Fiil onlara dışarıdan işlemiştir."
Ve orada şu da kaydedilmişti: "Servetin kendisi ayette suç olarak konmamıştır; suç olarak konan, servetin insanı getirdiği hâldir." Ayrıca: "mütref kelimesi Kur'an'da neredeyse her geçtiğinde bir helâk ya da karşı çıkma bağlamındadır. İsrâ 17/16… Sebe' 34/34'te her uyarıcıya ilk karşı çıkanların mütrefûn olduğu bildirilir."
Ayet, atalar delilini herkese değil, belirli bir kesime bağlıyor: mütrefûhâ — "oranın şımartılmışları".
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum, dayanağı ayetin kendi öznesidir: atalar delilinin savunucusu olarak sıradan halk değil, imkânı en fazla olan kesim gösteriliyor.
1. Miras, en çok mirası olanı ilgilendirir. Mevcut düzenin sürmesinden en fazla çıkarı olan, mevcut düzende en yüksekte duranlardır. 2. Ve sûre, sekiz ayet sonra bunu açıkça söyleyecek: lev lâ nüzzile hâze'l-kur'ânü alâ racülin mine'l-karyeteyni azîm (31) — itiraz yine bir mevki ölçüsünden gelecek.
Yani sûre, atalar delili ile servet ölçüsünü aynı kesime bağlıyor ve bu bir metin verisidir: 23. ayette özne mütrefûn, 31. ayette itirazın ölçüsü azîm (büyük adam).
| Vâkıa 56/45 | Zuhruf 43/23 | |
|---|---|---|
| Kim | Cehennemliklerin dünyadaki hâli | Her beldede uyarıcıya ilk karşı çıkanlar |
| Zaman | Geçmişe bakış | Tekrarlanan bir kalıp |
| İşlev | Azabın gerekçesi | İtirazın sosyolojisi |