أَفَنَضْرِبُ عَنكُمُ ٱلذِّكْرَ صَفْحًا أَن كُنتُمْ قَوْمًا مُّسْرِفِينَ
Soru inkârîdir: cevabı "hayır" olan, yani reddetmek için sorulan bir sorudur. Arapçada hemze + fâ ile açılan bu kalıp, önceki cümleye bağlanarak "bunca şeyden sonra şöyle mi yapalım?" der.
Bağlandığı yer üçüncü ve dördüncü ayettir: kitap açık kılındı, dile sokuldu, asılda yüksek ve hikmetlidir — öyleyse bunu geri çekmek mi gerekir?
- صَفْحَة — yüzün yanı, yanak; kılıcın düz yüzü; bir şeyin yassı tarafı.
- صَفَحَ عَنْهُ — ondan yüz çevirdi; ve buradan: bağışladı, geçti.
- صَفَّحَ — yassılaştırdı, levha hâline getirdi. Safîha — levha, plaka.
- مُصَافَحَة (musâfaha) — tokalaşma; iki avuç içinin, yani iki düz yüzeyin birbirine değmesi. Türkçedeki "musafaha" kelimesi budur.
- تَصَفَّحَ الكِتَاب — kitabı, yapraklarını bir bir çevirerek gözden geçirdi. صَفْحَة kelimesi bir yaprağın bir yüzü için de kullanılır. (Türkçedeki "sayfa" kelimesinin bu kökten mi yoksa ona çok yakın olan ص-ح-ف kökünden — sahîfe — mi geldiği sözlüklerde farklı biçimlerde kaydedilir; bir tercih yapmıyorum.)
| Türev | Hareket | Sonuç |
|---|---|---|
| safhan (burada) | Yüzünü çevirip bırakmak | Terk etme, kenara itme |
| fe'sfah anhüm (89) | Yüzünü çevirip geçmek | Bağışlama, üstünde durmama |
Bu, sûrenin en dikkat çekici halkasıdır ve şimdiden işaret ediyorum: aynı kök, beşinci ayette reddediliyor, seksen dokuzuncu ayette emrediliyor. Farkın ne olduğunu 89. ayette tablo ile vereceğim.
Fiil darabadır ve burada bir deyim içindedir. Dilciler bu terkibi şöyle açıklar: darabe anhü — bir şeyi birinden uzaklaştırmak, çevirmek, geri çekmek.
| Okuma | Safhanın işi | Anlam |
|---|---|---|
| 1 | Mef'ûl-i mutlak (fiilin cinsinden) | "Bir çevirmeyle çevirmek" — tam anlamıyla geri çekmek |
| 2 | Hâl (durum bildiren) | "Yüz çevirmiş olarak" — vazgeçerek |
İkisi de aynı kapıya çıkıyor ve tercih dayatmıyorum. Kaydedilecek olan, fiilin daraba seçilmiş olmasıdır: kelime bir el hareketi taşır — bir şeyi eliyle yana itmek. Sûrenin ilk darabası budur; sonra 17. ve 57. ayetlerde kök geri dönecek.
ذ-ك-ر kökü dizinde geniş olarak işlendi (Kāf, A'lâ, Müddessir). Çekirdeği: anmak, hatırda tutmak; ve dille anmak.
Burada kelime belirli (el-zikr) geliyor ve bağlamda Kur'an'ı gösteriyor. Otuz altıncı ayette aynı kelime bir tamlama içinde dönecek: zikri'r-rahmân — Rahmân'ın hatırlatması.
| Okuyuş | Yazılış | Anlam |
|---|---|---|
| en küntüm | أَن كُنتُمْ | "…olduğunuz için" — gerekçe bildiren en |
| in küntüm | إِن كُنتُمْ | "…iseniz" — şart bildiren in |
İkisi de kıraat imamları arasında nakledilmiştir. Anlam farkı şudur: birincisinde durum kesindir ve soru "bu yüzden mi bırakalım?" der; ikincisinde durum şarta bağlanır ve soru "öyle olsanız bile mi?" der. Tercih dayatmıyorum; her iki okuyuşta da cümlenin cevabı aynıdır: hayır.
Kökün dilcilerce verilen anlamı: bir şeyde sınırı geçmek, ölçüyü kaçırmak. İsrâf — Türkçede genellikle mala dair kullanılır, ama Arapçada kök her alanda ölçüyü aşmayı bildirir.
Dilciler ayrıca serif kelimesini kaydeder: farkında olmadan geçip gitmek, bir şeyi gözden kaçırmak. Merra fe-serifehû — geçti ve onu görmedi. Yani kökte ölçüyü aşmanın yanında bir dikkatsizlik çekirdeği de bulunur.
Bu, kelimenin ayetteki yerine uyuyor ve gözlem olarak kaydediyorum: ayet karşı tarafı bir suç adıyla değil, bir ölçü bozukluğu adıyla anıyor. Ve sûrenin bütün konusu ölçüdür.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum, dayanağı sorunun inkârî oluşudur: ayet, "bunlar anlamıyor, bırakalım" düşüncesini bir seçenek olarak ortaya koyuyor ve reddediyor. Karşılığın verilme sebebi karşıdakinin durumu değil; verilenin kendi niteliği — üçüncü ve dördüncü ayette sayılan nitelik.