إِنَّ ٱلْمُجْرِمِينَ فِى عَذَابِ جَهَنَّمَ خَٰلِدُونَ · لَا يُفَتَّرُ عَنْهُمْ وَهُمْ فِيهِ مُبْلِسُونَ · وَمَا ظَلَمْنَٰهُمْ وَلَٰكِن كَانُوا۟ هُمُ ٱلظَّٰلِمِينَ
İnne'l-mücrimîne fî azâbi cehenneme hâlidûn · Lâ yüfetteru anhüm ve hüm fîhi müblisûn · Ve mâ zalemnâhüm ve lâkin kânû hümü'z-zâlimîn
"Suçlular cehennem azabında kalıcıdır. Azap onlardan hafifletilmez; onlar orada umutlarını kesmiş hâldedirler. Biz onlara zulmetmedik; asıl zulmedenler kendileriydi."
Yetmiş birinci ayet ve entüm fîhâ hâlidûn ile bitmişti. Yetmiş dördüncü ayet fî azâbi cehenneme hâlidûn ile başlıyor.
خ-ل-د kökü: bir hâlde uzun süre kalmak, sürüp gitmek. Dilciler kökün "yaşlanmamak, değişmemek" anlamını da kaydeder.
م-ج-ر-م — cürm kökünden (ج-ر-م). Kökün somut anlamı: meyveyi ağaçtan koparmak, kesmek. Cerame'n-nahle — hurmayı devşirdi. Ve buradan: kazanmak, ve kötü bir şey kazanmak — suç.
Kelimenin resmi kaydedilmeye değer: mücrim, kökün resminde bir şey koparıp kendine alan kişidir. Yani suç, "kazanılmış" bir şey olarak adlandırılıyor.
Kökün somut anlamı: gevşemek, kuvvetini yitirmek, ara vermek. Fetera'l-harru — sıcak hafifledi. Fütûr — gevşeklik, ara.
Ve fiilin an harf-i cerri ile gelmesi kaydedilmelidir: lâ yüfetteru anhüm — "onlardan hafifletilmez". Yani azabın kendisi değil, onların üzerindeki basınç söz konusu.
Kökün anlamı: umudu kesilmek, çaresiz kalıp susmak, ne diyeceğini bilememek. Eblese — umutsuzluğa düştü ve sustu.
Dilciler kelimenin bu iki yönünü birlikte kaydeder ve bu kaydedilmeye değer: iblâs, yalnız umutsuzluk değil, umutsuzluktan gelen suskunluktur.
Ve dilciler İblîs isminin bu kökle ilişkisini de kaydeder: "rahmetten umudunu kesmiş olan". Bu türetmeyi nakledildiği şekliyle aktarıyorum; ismin kökeni hakkında (Arapça mı, yabancı bir kelimenin Arapçalaşmışı mı) dilciler arasında ihtilaf vardır ve bu ihtilafta hüküm vermiyorum.
Ve kelime, yetmiş yedinci ayetle birlikte okunmalıdır: orada aynı kişiler konuşacak — ve nâdev yâ Mâlik.
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum: yetmiş beşinci ayet suskunluğu, yetmiş yedinci ayet bir sesleniş anlatıyor. Aradaki iki ayet, bu geçişi hazırlıyor.
Cümlenin ikinci yarısındaki dizim kaydedilmelidir ve Arapçadaki en kuvvetli tahsis kalıplarından biridir:
Hüm zamiri (zamîr-i fasl) ile ez-zâlimîn kelimesinin belirli (el- ile) gelmesi birlikte bir sınırlama üretir: "zulmedenler onlardı" — başkası değil.
ظ-ل-م kökü sûrede üçüncü kez geliyor ve yukarıda (43/65 bahsinde) kurduğum tabloyu tamamlıyor.
Ve kökün çekirdeği burada anlamlıdır: dilciler zulmü "bir şeyi ait olduğu yerden başka bir yere koymak" diye tarif eder.
Kendi okumam olarak kaydediyorum, dayanağı kökün bu tarifidir: sûrenin bütün konusu, şeylerin yanlış yere konmasıdır — kız çocuğu aşağıya, melekler kız yerine, servet delil yerine, altın kanıt yerine. Ve sûre bu hâli adlandırırken kullandığı kelime, kökünde tam olarak bunu söylüyor.