وَيْلٌ لِّكُلِّ أَفَّاكٍ أَثِيمٍ · يَسْمَعُ ءَايَٰتِ ٱللَّهِ تُتْلَىٰ عَلَيْهِ ثُمَّ يُصِرُّ مُسْتَكْبِرًا كَأَن لَّمْ يَسْمَعْهَا
Veylün li-külli effâkin esîm · Yesmeu âyâtillâhi tütlâ aleyhi sümme yusırru müstekbiran ke-en lem yesma'hâ
"Yalan uyduran, günaha batmış herkesin vay hâline! Allah'ın âyetlerinin kendisine okunduğunu işitir, sonra hiç işitmemiş gibi büyüklenerek direnir."
Ayetin merkezinde bir çelişki var ve açıkça kuruluyor: yesmeu (işitir) … ke-en lem yesma'hâ (işitmemiş gibi).
Yani mesele, sesin ulaşmaması değil. Ulaşıyor; sonra bir şey oluyor. O şey iki kelimeyle adlandırılıyor:
ص-ر-ر kökü Vâkıa 56/46'da çözümlendi (bağlamak, düğümlemek; surra — ağzı bağlı kese; kesilmeden devam eden ses). Tekrarlamıyorum.
Vâkıa'daki dizilişle karşılaştırma kaydedilmeye değer: orada sıra mütref → ısrar → söz idi — yani bolluk, direnç, inkâr. Burada sıra işitme → ısrar → büyüklenme. İki sûre aynı fiili (ısrâr) merkeze koyuyor, ama biri sebebi, öteki anı anlatıyor.
أَفَّاك — kök أ-ف-ك: bir şeyi yönünden çevirmek, ters yüz etmek. Kelime fa''âl kalıbındadır: mübalağa — sürekli ve çokça yapan. Kök Ahkāf 46/11 ve 46/28'de işlendi (ifkün kadîm — ifkühüm).
وَإِذَا عَلِمَ مِنْ ءَايَٰتِنَا شَيْـًٔا ٱتَّخَذَهَا هُزُوًا — "âyetlerimizden bir şey öğrendiğinde onu alaya alır."
Bu cümle kaydedilmeye değer, çünkü fiil alime — "öğrendi". Yani alay bilgisizlikten değil, öğrendikten sonra geliyor. Sûrenin bilgi ekseni burada ilk kez açıkça görünüyor.