أَفَمَن كَانَ عَلَىٰ بَيِّنَةٍ مِّن رَّبِّهِۦ كَمَن زُيِّنَ لَهُۥ سُوٓءُ عَمَلِهِۦ وَٱتَّبَعُوٓا۟ أَهْوَآءَهُم
"Rabbinden apaçık bir delil üzere olan kimse, kötü ameli kendisine süslü gösterilen ve hevâlarına uyanlar gibi midir?"
Kur'an'ın sık kullandığı bir karşılaştırma kalıbı: efemen… kemen — "…olan kimse, …olan kimse gibi midir?"
Ve kalıbın işi, cevabı muhataba söyletmektir. Bir hüküm verilmiyor; muhataptan hükmü kendisinin çıkarması isteniyor.
بَيِّنَة — kök ب-ي-ن: ayrılmak, açığa çıkmak, iki şeyin arası açılmak. Aynı kökten beyân (açıklama), tebyîn, mübîn (apaçık), beyn (ara).
Ve harf önemli: عَلَىٰ. "Delil üzerinde". Arapçada alâ, bir şeyin üstünde durmayı, ona basmayı bildirir. Yani delil, kişinin sahip olduğu bir bilgi değil; üstünde durduğu bir zemindir.
Bu, karşı tarafın tarifiyle karşılaştırıldığında anlam kazanıyor: onların altında bir zemin yok; onlara bir şey süslü gösterilmiş.
"Kur'an bu kökü ilginç bir biçimde kullanır: çoğunlukla bir şeyin 'süslü gösterilmesi' anlamında. […] Süs, şeyin kendisi değildir; şeyin üzerine konan şeydir. Ve süslenen şey, süsü kadar iyi görünür."
Ve bu, Kur'an'ın bu kalıptaki tutumudur: aynı fiil bazı yerlerde şeytana (En'âm 6/43, Neml 27/24), bazı yerlerde meçhul bırakılarak (bu ayet, Fâtır 35/8) kullanılır; bir yerde de fâil olarak Allah'ın adı geçer (En'âm 6/108'de amellerin süslü gösterilmesi bir sünnet olarak anılır).
Bu dağılım, klasik kelâm tartışmalarının içine girer ve burada o tartışmaya girmiyorum. Kaydedilecek olan şudur: ayet fâili söylemeyi seçmiyor, ve bu bir tercihtir.
Bir gözlem — kendi okumamdır: meçhul kipin bir etkisi var. Fâil söylenmediğinde, kişi süsleyeni göremez. Ve bir şeyin süslü gösterildiğini fark etmek, süsleyeni fark etmeyi gerektirir. Yani kipin kendisi, aldanmanın mekanizmasını taşıyor.
عَمَل kökünün sûredeki geçişlerinden biri burada — ve bu, kökün müminlerin ya da inkâr edenlerin toplu amellerine değil, tek bir kişinin ameline nispet edildiği tek yerdir: amelihî — onun ameli.
سُوء — kök س-و-أ: kötü olmak, çirkinleşmek. Aynı kökten seyyie (kötülük — 47/2'de geçti: keffera anhüm seyyiâtihim), esvee, sû'.
| Ayet | İfade | Ne oluyor |
|---|---|---|
| 2 | keffera anhüm seyyiâtihim | Kötülükleri örtülüyor |
| 14 | züyyine lehû sûü amelihî | Kötü ameli süsleniyor |
İki fiil de bir şeyin üstünü kapatıyor. Ama biri onu görünmez kılıyor (tekfîr), diğeri güzel gösteriyor (tezyîn).
Fark şudur — kendi okumamdır: örtülen şey, örtüldüğünü bilen için hâlâ kötüdür; süslenen şey, kötü olduğu bilinmediği için tekrar yapılır.
- مَن زُيِّنَ لَهُۥ — tekil ("kendisine süslü gösterilen kimse"), ve zamir tekil: lehû, amelihî.
- وَٱتَّبَعُوٓا۟ أَهْوَآءَهُم — çoğul ("hevâlarına uydular").
Nahivde buna yine hamlü ale'l-ma'nâ denir: men (kim) lafzen tekildir ama anlamca çoğuldur; cümlenin başında lafza, sonunda anlama uyulmuştur.
Ve bu kayma bir iş görüyor — bir gözlem olarak kaydediyorum: aldanma tekil anlatılıyor (herkes tek başına aldanır), uyma çoğul anlatılıyor (hevâya uyma toplu bir hâl alır).
Bunu kesin bir belâgat izahı olarak sunmuyorum; hamlü ale'l-ma'nâ Kur'an'da sıkça görülen ve çoğu yerde özel bir anlam taşımayan bir kullanımdır.
Kök: ه-و-ي. Bu kök bu tefsirde işlendi (Necm — 53/1 ve'n-necmi izâ hevâ; Kâria, Nâziât, Kamer). Tekrarlamıyorum.
Orada kaydedilen ana nokta burada belirleyicidir: kökün asıl anlamı yukarıdan aşağı düşmektir. Hevâ — düştü. هَاوِيَة — uçurum, dipsiz çukur (Kāria 101/9).
Dilcilerin kurduğu bağ şudur: hevâ, insanı aşağı çeken meyildir. Kelime, yöneldiği yönü adında taşır.
Ve kelime bu sûrede iki kez geçiyor: 14 (ve'ttebeû ehvâehüm) ve 16 (ve'ttebeû ehvâehüm). Aynı ifade, aynı kelimeler, iki ayet arayla.
| Ayet | Kim | İfade |
|---|---|---|
| 14 | Ameli süslü gösterilenler | ve'ttebeû ehvâehüm |
| 16 | Dinleyip hiçbir şey almayanlar | ve'ttebeû ehvâehüm |
Ve bir hatırlatma: üçüncü ayette ittebeû fiili iki kez geçmişti — biri bâtıla uyanlar, biri hakka uyanlar için. Yani sûrede ت-ب-ع kökü dört kez geçiyor ve dördünde de aynı bab (iftiâl) kullanılıyor: 3 (iki kez), 14, 16. Ayrıca 28'de bir kez daha: ittebeû mâ eshata'llâh.
Beş geçiş, tek fiil. Sûrenin insanı tarif etme biçimi budur: insan, bir şeyin peşine düşen varlıktır. Fark, peşine düştüğü şeydedir.