فَهَلْ يَنظُرُونَ إِلَّا ٱلسَّاعَةَ أَن تَأْتِيَهُم بَغْتَةً فَقَدْ جَآءَ أَشْرَاطُهَا فَأَنَّىٰ لَهُمْ إِذَا جَآءَتْهُمْ ذِكْرَىٰهُمْ
Fe-hel yenzurûne ille's-sâate en te'tiyehüm bağteten; fe-kad câe eşrâtuhâ; fe-ennâ lehüm izâ câethüm zikrâhüm
"Onlar, kıyametin ansızın gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar? Onun alâmetleri gelmiştir bile. Peki o geldiğinde, öğüt almaları neye yarar?"
Ve bu iki anlam kökte birbirine bağlıdır: nazar, bir yöne çevrilmiş bakıştır; ve bir şeyi beklemek de gözünü o yöne çevirmektir. Aynı kökten إِنْتِظَار (intizâr — bekleyiş) ve مُنْتَظِر gelir.
| Ayet | İfade | Anlam |
|---|---|---|
| 10 | fe-yenzurû keyfe kâne âkıbetü | Bakmak — geçmişe |
| 18 | fe-hel yenzurûne ille's-sâate | Beklemek — geleceği |
Ve bu, kayda değer bir karşıtlık kuruyor — kendi okumamdır: onuncu ayet geriye bakmayı öneriyordu; on sekizinci ayet, geriye bakmayanların ileriye baktığını söylüyor. Aynı fiil, iki yön. Ve bekledikleri şey, bakmadıkları şeyin aynısıdır: bir helâk.
هَلْ (soru edatı) + إِلَّا (istisnâ edatı) birleşimi, Arapçada kasr (sınırlama) bildirir: "…-den başka bir şey mi?" = "yalnızca …".
Ve bu, sert bir cümledir — çünkü kimse kıyameti beklediğini söylemez. Ayet, onların fiilen beklediği şeyi adlandırıyor: yaptıkları şeyin sonu, ancak o.
Kök: ب-غ-ت. Anlamı: ansızın, birdenbire, hazırlıksız yakalanmak. Beğatehü'l-emru — iş onu ansızın yakaladı.
Ve kelimenin taşıdığı şey, zamanın değil hazırlığın eksikliğidir. Bir şey "ansızın" gelmez; hazırlıksız olana ansızın gelir.
| Kelime | Anlam |
|---|---|
| شَرْط (şart) | Bir işin bağlandığı kayıt — "şart" |
| شَرَط (şarat) | Alâmet, işaret, belirti |
| أَشْرَاط | Alâmetler |
| شُرْطَة (şurta) | Polis — üzerlerinde ayırt edici bir işaret taşıdıkları için bu adı aldıkları söylenir |
| شَرِيط | Şerit, bant |
Ve şart ile alâmetin aynı kökten olması anlamlıdır — bir gözlem olarak kaydediyorum: ikisi de bir şeyin başka bir şeye bağlandığını gösterir. Şart, sonucun bağlandığı kayıttır; alâmet, gelecek olanın bağlandığı işarettir.
Cümlenin kipi mâzî: فَقَدْ جَآءَ — "gelmiştir bile". Ve başında قَدْ var; mâzî ile geldiğinde tahkīk (kesinleştirme) bildirir.
Ve burada bir usul kaydı gerekiyor: ayet alâmetlerin ne olduğunu söylemiyor. Sayı vermiyor, liste vermiyor, tarif vermiyor.
Klasik tefsirlerde bu alâmetler üzerine geniş bir literatür vardır ve bu tefsirde o literatüre girmiyorum. Sebebi STYLE'dır: emin olmadığım rivayetleri nakletmiyorum, ve kıyamet alâmetleri konusu, bu tefsirin yönteminin kaldıramayacağı kadar çok tartışmalı nakil içerir.
Kaydedeceğim tek şey, klasik tefsirlerde yaygın olarak nakledilen bir izahtır: Peygamber'in gönderilmiş olmasının kendisi, alâmetlerden sayılır. Bunu bir görüş olarak aktarıyorum; ayetin lafzında böyle bir belirleme yoktur.
Ve bir uyarı — açıkça yazıyorum: bu ayetten hareketle bugünkü hiçbir olay bir "alâmet" olarak işaretlenmeyecektir. Ayet zaten mâzî kip kullanıyor: alâmetler gelmiştir. Bugünden bir hesap çıkarmak, ayetin dilinden değil, ayetin dışından gelir.
Düz sıraya çevrilirse: zikrâhüm ennâ lehüm izâ câethüm — "öğütleri, o [saat] geldiğinde onlara nereden [fayda versin]?"
Ve zamir yine dikkat çekici: ذِكْرَىٰهُمْ — "onların öğüt almaları". Yani öğüt dışarıdan gelen bir şey olarak değil, onların yapacağı bir fiil olarak anılıyor.
Cümlenin söylediği şey basittir ve sertliği buradadır: öğüt almanın bir zamanı vardır ve o zaman, olay gerçekleşmeden öncedir. Olay gerçekleştikten sonra "anlamak", artık öğüt değildir.
Kur'an bu fikri başka yerlerde de kurar — Fecr 89/23: "O gün insan hatırlar; ama hatırlamanın ona ne faydası olacak?" (Fecr'de işlendi).