إِنَّ ٱلَّذِينَ ٱرْتَدُّوا۟ عَلَىٰٓ أَدْبَٰرِهِم مِّنۢ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ ٱلْهُدَى ٱلشَّيْطَٰنُ سَوَّلَ لَهُمْ وَأَمْلَىٰ لَهُمْ
İnne'llezîne'rteddû alâ edbârihim min ba'di mâ tebeyyene lehümü'l-hüdâ; eş-şeytânü sevvele lehüm ve emlâ lehüm
"Kendilerine doğru yol apaçık belli olduktan sonra arkaları üzerine dönenler: şeytan onlara [kötüyü] süslü göstermiş ve onlara mühlet uzatmıştır."
ٱرْتَدَّ — kök ر-د-د, iftiâl babı: geri dönmek. Kökün asıl anlamı: bir şeyi geri çevirmek, iade etmek. Aynı kökten redd, merdûd, irtidâd.
Ve deyimin resmi somuttur: kişi geri dönerken yüzünü çevirip gitmiyor; arkası üzerine, geri geri gidiyor.
Kur'an bu deyimi birkaç yerde kullanır ve en bilineni Âl-i İmrân 3/144'tür: "Eğer o ölür ya da öldürülürse, topuklarınız üzerine mi döneceksiniz?" — inkalebtüm alâ a'kābiküm.
Dikkat: Âl-i İmrân a'kāb (topuklar) kullanıyor, burada edbâr (arkalar) kullanılıyor. İki farklı kelime, aynı resim.
Ve Âl-i İmrân 3/144, bu sûrenin adını taşıyan ismin geçtiği ayettir — yukarıda "Muhammed adı" bölümünde tabloda verilmişti.
Ve bir önceki ayetle bağ: 24. ayet tedebbür (arkasına geçmek) diyordu; 25. ayet edbâr (arkalar) diyor. Aynı kök, ard arda iki ayette, iki zıt yönde.
تَبَيَّنَ — kök ب-ي-ن, tefe''ul babı: açığa çıkmak, netleşmek. 14. ayette beyyine kelimesi işlenmişti.
Yani ayet, hiç bilmeden dönenlerden söz etmiyor. Söz konusu olan: bilen, gören, netleşmiş olan ve sonra dönen.
İki ayette aynı cümle. Ve ikisi de aynı işi görüyor: hükmün kapsamını, bilgi sahibi olduktan sonra yapılan bir fiile daraltıyor.
Kök: س-و-ل. Dilcilerin kaydettiği anlam: bir şeyi kişiye güzel, kolay ve arzu edilir göstermek; nefsin isteğini süsleyip önüne koymak.
| İzah | Bağ |
|---|---|
| 1 | سُؤْل (sü'l — istenen şey; Tâhâ 20/36: ûtîte sü'leke) ile ilişkilendirilir: nefsin istediğini önüne koymak |
| 2 | Kökteki gevşetme/sarkıtma anlamıyla ilişkilendirilir: bir şeyi kişinin önüne sarkıtmak |
| Yer | İfade |
|---|---|
| Yûsuf 12/18 | bel sevvelet leküm enfüsüküm emrâ — "nefisleriniz size bir işi süslü gösterdi" |
| Yûsuf 12/83 | Aynı ifade |
| Tâhâ 20/96 | ve kezâlike sevvelet lî nefsî — "nefsim bana böyle süslü gösterdi" |
| Muhammed 47/25 | eş-şeytânü sevvele lehüm |
Ve 14. ayetteki züyyine lehû ile ilişkisi: orada fiil meçhuldü, fâil söylenmiyordu. Burada fâil açıkça söyleniyor: eş-şeytân.
Sûre, aynı işlemi bir kez fâilsiz bir kez fâille anlatıyor — tıpkı 16 ve 24. ayetlerde kalbin kapanmasını bir kez fâille bir kez fâilsiz anlattığı gibi.
Cümlenin normal sırası sevvele lehümü'ş-şeytân olurdu (fiil + fâil). Ayet fâili öne alıyor: ٱلشَّيْطَٰنُ سَوَّلَ لَهُمْ.
Kökün asıl anlamı: uzun bir zaman süresi. مَلَاوَة (melâve) — uzun zaman parçası. مَلِيًّا (Meryem 19/46: ve'hcurnî meliyyâ) — "uzun bir süre".
Aynı kökten ikinci bir dal: إِمْلَاء — yazdırmak (birine söyleyip yazdırmak; bugünkü "imlâ" kelimesi). Bağ, sözün uzatılarak söylenmesidir.
| Görüş | Fâil | Anlam |
|---|---|---|
| 1 | Şeytan (önceki cümlenin fâili devam eder) | "Şeytan onlara mühlet uzattı / boş umutlar verdi" |
| 2 | Allah | "Allah onlara süre tanıdı" — istidrâc anlamında |
Kelimenin أُمْلِىَ لَهُمْ (ümliye lehüm — meçhul: "onlara mühlet verildi") biçiminde okunduğu da nakledilir. Bu okuyuşla fâil belirsizleşir.
Ve şunu kaydediyorum: ikinci görüşü destekleyen bir Kur'an karinesi vardır — Allah'a nispetle imlâ fiili başka yerlerde geçer: "İnkâr edenler, onlara mühlet vermemizin kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar; biz onlara ancak günahları artsın diye mühlet veriyoruz" (Âl-i İmrân 3/178) — nümlî lehüm.
Ve kelimenin taşıdığı resim, iki görüşte de aynıdır: zaman uzatılıyor. Fark, uzatanın kim olduğundadır.
Bir gözlem — kendi okumamdır: bu iki fiil (sevvele ve emlâ) birlikte bir mekanizma tarif ediyor. Birincisi görüntüyü değiştiriyor (kötü olan güzel görünüyor); ikincisi zamanı uzatıyor (sonuç gecikiyor). Ve bir şeyin yanlış olduğunu anlamanın iki yolu vardır: kötü göründüğü için, ya da sonucu geldiği için. Ayet ikisinin de kapatıldığını söylüyor.