أَلْقِيَا فِى جَهَنَّمَ كُلَّ كَفَّارٍ عَنِيدٍ مَّنَّاعٍ لِّلْخَيْرِ مُعْتَدٍ مُّرِيبٍ ٱلَّذِى جَعَلَ مَعَ ٱللَّهِ إِلَٰهًا ءَاخَرَ فَأَلْقِيَاهُ فِى ٱلْعَذَابِ ٱلشَّدِيدِ
Elkıyâ fî cehenneme külle keffârin anîd — mennâin li'l-hayri mu'tedin murîb — ellezî ceale maallâhi ilâhen âhara fe-elkıyâhü fi'l-azâbi'ş-şedîd
"Atın cehenneme her inatçı nankörü — hayrı engelleyen, saldırgan, kuşku yayan — Allah ile beraber başka bir ilah edineni. Atın onu şiddetli azaba."
| İzah | Ne der | Dayanağı | Zayıf tarafı |
|---|---|---|---|
| İki melek | 21. ayetteki sâik ve şehîde hitap ediliyor | Bağlam çok uygundur: iki melek zaten sahnededir ve kişiyi getirmişlerdir | — |
| Arapçada tekile ikil hitap | Arapçada, özellikle Hicaz lehçesinde, tek kişiye ikil kipiyle seslenmek bilinen bir kullanımdır; tekit ve pekiştirme bildirir | Câhiliye şiirinde örnekleri gösterilir; nahivciler bu kullanımı kaydeder | Kullanımın yaygınlığı ve kapsamı tartışmalıdır |
| Tekit nûnunun elife dönüşmesi | Aslı elkıyen (tekit nûnuyla); vakıf hâlinde nûn elife dönüşmüştür | Arapçada nûn-u hafîfenin vakıfta elife dönüşmesi bilinen bir olaydır | Diğer kıraatlerde bu okuyuşun izi yoktur; ayrıca 26. ayette elkıyâhu biçimi bu izahı zorlaştırır |
Üçüncü izah için kaydedilmesi gereken bir karine var ve önemlidir: aynı kip yirmi altıncı ayette zamirle birlikte tekrarlanıyor: fe-elkıyâhü. Tekit nûnu izahı, zamir eklenmiş bu biçimde işlemez.
Bu bir gözlemdir ve birinci izahı güçlendirir; ama tercih dayatmıyorum. İkinci izah da Arapçada gerçekten kaydedilmiş bir kullanımdır ve müfessirlerin bir kısmı onu benimser.
Ve şunu eklemek gerekiyor: üç izah da aynı sonuca varıyor. İster iki melek, ister tekit kalıbı — emrin muhtevası ve şiddeti değişmiyor.
Cümle emirle başlıyor ve nesne sonra geliyor. Arapçada normal sıra budur, ama burada etkisi keskindir: emir, kimin hakkında olduğu söylenmeden veriliyor.
Küll kelimesi Hümeze ve Kalem bahislerinde işlendi. Oradaki kayıt şuydu: "küll lafzen tekil, mânen çoğuldur; ve bir kişiyi değil bir tipi gösterir."
Ve Kalem bahsindeki uyarı burada da tekrar edilmelidir, çünkü beş sıfatlık bir liste aynı riski taşıyor:
"metni eline alıp başkalarını tarife yerleştirmek ve onlar hakkında hüküm vermek, sûrenin tarif ettiği fiilin kendisini işlemektir."
Ve sıfatların hepsi nekre (belirsiz): keffârin, anîdin, mennâin, mu'tedin, murîbin. Yani "o adam" değil, "böyle biri".
كَفَّار — kök ك-ف-ر. Örtmek. Fa''âl vezni — Bürûc bahsinde kaydedildiği gibi çokluk ve süreklilik bildirir. Yani "örten" değil, "örtmeyi meslek edinmiş".
عَنِيد — kök ع-ن-د. Müddessir bahsinde işlendi; tekrarlamıyorum. Oradaki kaydın özeti: "yoldan sapmak, bir yana çekilmek; ve bunu direnerek yapmak. […] kelime, tek başına bir kusuru değil, bir kusurun kalıcılaşmış hâlini bildiriyor."
Ve Müddessir bahsinde bu ayet zaten anılmıştı, şu tespitle: kelime Kur'an'da üç yerde daha geçer ve üçünde de bir başka sıfatın yanındadır — cebbârin anîd (Hûd 11/59; İbrâhîm 14/15) ve keffârin anîd (Kāf 50/24).
Kur'an'da anîd kelimesinin en sık eşlik ettiği sıfat cebbârdır. Ve bu sûre, kırk beşinci ayetinde tam olarak o kelimeyi kullanacak:
ve mâ ente aleyhim bi-cebbâr — "sen onların üzerinde bir cebbâr değilsin." (50/45)
Bu bağı kendi okumam olarak sunuyorum; iki kelimenin metindeki yerleri sabittir, aralarında bir bağ kurulduğu iddiası bana aittir.
…mennâin li'l-hayri mu'tedin esîm (Kalem 68/12)
Kalem bahsinde bu ifade dokuz sıfatlık portrenin içinde işlendi. Ve orada hayr kelimesi için kaydedilen şuydu: "Kelimenin Kur'an'daki kullanımı geniştir ve mal anlamını da içerir."
| Kalem 68/12 | Kāf 50/25 | |
|---|---|---|
| 1 | mennâin li'l-hayr | mennâin li'l-hayr |
| 2 | mu'tedin | mu'tedin |
| 3 | esîm (günahkâr) | murîb (kuşku veren) |
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum ve iki sûre arasında bilinçli bir gönderme olduğu iddiasında değilim. Ama fark anlamlıdır: Kalem'deki portre bir ahlâk portresidir ve esîm (günahkâr) ile devam eder; Kāf'taki liste bir inkâr listesidir ve murîb ile devam eder.
مُعْتَد — kök ع-د-و. Haddi aşmak, saldırmak. İ'tidâ — sınırı geçmek; adüvv — düşman; udvân — saldırı.
"Rayb — huzursuz eden kuşku. İçinde tedirginlik ve töhmet vardır. Aynı kökten rîbe gelir: birine karşı beslenen kötü zan."
Yani kelime iki yönlü okunabilir: kendisi kuşku içinde olan, ve/veya başkalarını kuşkuya düşüren. Dilciler kalıbın geçişliliği sebebiyle ikinciyi öne çıkarır; birinci anlam da nakledilir.
Ve ikinci anlam, on beşinci ayetle bağlıdır: orada onlar fî lebs (belirsizlik içinde) idi. Burada murîb — belirsizliği yayan.
| # | Sıfat | Alan |
|---|---|---|
| 1 | keffâr | İç — inanç: örtüyor |
| 2 | anîd | İç — irade: direniyor |
| 3 | mennâ' li'l-hayr | Dış — el: vermiyor |
| 4 | mu'ted | Dış — el: alıyor |
| 5 | murîb | Dış — dil: yayıyor |
Ve yirmi altıncı ayet listeyi tek bir cümleyle kapatıyor: ellezî ceale maallâhi ilâhen âhar — "Allah ile beraber başka bir ilah edinen."
Bu, beş sıfatın kaynağını söylüyor. Kalem bahsinde kaydedilen yöntem burada da işliyor: "Kur'an teşhisi genellikle böyle kurar: görünen fiilden başlar, kaynağa iner."
Arapçada buna, araya uzun bir sıfat dizisi girdiğinde yapılan tekrar denir — cümlenin başındaki hüküm, gerekçeler sayıldıktan sonra yeniden söylenir.