لَهُم مَّا يَشَآءُونَ فِيهَا وَلَدَيْنَا مَزِيدٌ
| 30. ayet | 35. ayet | |
|---|---|---|
| Kim söylüyor | Cehennem | Allah |
| Cümledeki yeri | Soru | Haber |
| Kip | Hel min — soru edatı | Ledeynâ — sahiplik bildiren zarf |
| Ne bildiriyor | İstek | Sahip olunan |
| Sonucu | Doymamışlık | Tükenmezlik |
Cehennemin mezîdi bir eksikliktir. Doymayan, hep isteyen, tamamlanmayan. İstek, sahip olunmayan şeye duyulur.
Allah'ın mezîdi bir fazlalıktır. İstenmeyen, sorulmayan, hak edilmemiş olan. Ve dikkat: cennetlikler bunu istemiyor. Ayetin ilk yarısı zaten şunu söylüyor: lehum mâ yeşâûne fîhâ — diledikleri her şey onların.
Ve bu, ayetin en ince tarafıdır: mezîd, dilenmiş bir şey değil. Dileme kapasitesinin ötesinde duran bir şey.
İki sahne de "yetmiyor" fikri üzerine kurulu — ama iki ayrı yönde. Birinde kap dolmuyor; ötekinde verilen bitmiyor.
Bu okumayı kendi okumam olarak kaydediyorum. Metinde duran şey, aynı kelimenin iki zıt sahnede fâsıla konumunda kullanılmış olmasıdır; anlamlandırma bana aittir.
Cümlede lehum öne alınmış: "onlarındır, orada, diledikleri şey". Arapçada bu takdîm tahsis (kayıtlama) kurar: onlara mahsus.
Ve bu, Vâkıa gibi ayrıntılı cennet tasviri yapan sûrelerden farklı bir tercihtir. Kāf tasvir yapmıyor; kapasiteyi bildiriyor.
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum: sûre, cehennemi de tasvir etmedi (yalnız bir soru cümlesi), cenneti de tasvir etmiyor. İki tarafta da anlatılan şey, yer değil, ölçü.
Zarfın yolculuğu şöyle tamamlanıyor: kişinin yanında bir gözcü (18) → karînin yanında bir kayıt (23) → huzurda değişmeyen bir söz (28-29) → katta duran bir fazlalık (35).