إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَذِكْرَىٰ لِمَن كَانَ لَهُۥ قَلْبٌ أَوْ أَلْقَى ٱلسَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ
Bu ayet, Kur'an'ın anlamaya dair en açık ifadelerinden biridir ve tek bir edat üzerine kurulmuştur: أَوْ (yahut).
1. Men kâne lehû kalb — kalbi olan. 2. Ev elka's-sem'a ve hüve şehîd — yahut hazır bulunarak kulağını veren.
"Bu kök Arapçanın en yüklü köklerinden biridir: bir şeyi ters çevirmek, alt üst etmek, yüzünü değiştirmek. Aynı kökten قَلْب (kalb) gelir — ve kalbe bu adın verilmesi, onun dönen, değişen, hâlden hâle giren şey olmasındandır. Arapça, insanın iç merkezini 'sabit olan' diye değil, 'çevrilen' diye adlandırmıştır."
Yani şart şudur ve kendi okumam olarak veriyorum: anlayabilmek için, çevrilebilir bir iç gerekiyor. Bir şeyin sizi döndürebilmesi.
Ve bu, sûrenin münîb kelimesiyle doğrudan bağlıdır: nevb kökü de dönmeyi bildiriyordu (8, 33). Üç ayet, aynı fikri iki ayrı kökle kuruyor:
| Ayet | Kelime | Kök | Ne |
|---|---|---|---|
| 8 | abdin münîb | ن-و-ب | Dönen kul |
| 33 | kalbin münîb | ق-ل-ب + ن-و-ب | İkisi bir arada |
| 37 | lehû kalb | ق-ل-ب | Dönebilen iç |
Ve otuz üçüncü ayetin iki kökü birleştirmiş olması dikkat çekicidir: kalbin münîb — "dönen bir kalp", yani "dönen bir dönen".
İlkā — atmak, bırakmak, koymak. Ve burada nesnesi işitmedir: elka's-sem'a — "işitmeyi attı/bıraktı".
Kelimenin resmi şudur: işitme kabiliyeti alınıp bir yere konuluyor. Yani duymak değil, duymayı bir yere yöneltmek.
Müfessirler şehîdi burada şöyle açıklar: kalben hazır olan, dikkatini vermiş olan, gaflette olmayan. Ve bu, yirmi ikinci ayetteki ğaflet ile doğrudan karşıtlık kuruyor.
| Birinci yol | İkinci yol | |
|---|---|---|
| Şart | Lehû kalb | Elka's-sem'a ve hüve şehîd |
| Kaynak | İçeriden | Dışarıdan |
| Nasıl | Kendisi dönüyor, kavrıyor | Dinleyerek alıyor |
| Gerektirdiği | Kavrayış | Dikkat |
| Aktif olan | İç merkez | Kulak |
Kavrayış herkeste aynı değildir. Bir metnin, bir delilin, bir tabiat manzarasının önünde herkes aynı şeyi görmez. Eğer tek yol "kalbi olan" olsaydı, anlamak bir yetenek meselesi olurdu.
İkinci yol, yeteneği devre dışı bırakıyor ve yerine dikkati koyuyor. Kulağını verebilen ve orada bulunabilen kişi — kavrayışı ne olursa olsun — kapının içindedir.
Ve dikkat, yetenekten farklı olarak, herkesin yapabileceği bir şeydir. Verilmiş değil, verilen bir şeydir.
Bu okumayı kendi okumam olarak kaydediyorum. Metinde duran şey ev (yahut) edatıdır ve iki şartın ayrı ayrı yeterli olduğunu göstermesidir.
Yani sûrenin iki delil bölümü — tabiat (6-11) ve tarih (12-14, 36) — aynı kelimeyle sonuçlandırılıyor.
Ve bir fark var: sekizinci ayette iki kelime vardı (gördürme + hatırlatma), otuz yedincide bir (hatırlatma).
Bunu kendi okumam olarak veriyorum ve makul bir gerekçesi var: tabiat görülür, tarih görülmez. Geçmiş nesillerin başına gelen şey, ancak anlatılır ve hatırlanır. Yani sekizinci ayette tebsıranın olup burada olmaması, delillerin türüyle uyumludur.