وَٱلْأَرْضَ فَرَشْنَٰهَا فَنِعْمَ ٱلْمَٰهِدُونَ
Kök: ف-ر-ش. Bakara 2/22 bahsinde bu kök işlendi; tekrarlamıyorum. Oradaki tespitin özeti: firâş döşek demektir, kök "yaymak, sermek"tir, ve bu ifade yerin düz olduğunu söylemez — döşek de düz değildir; serilir, bükülür, altındaki zemine uyar. Kelimenin söylediği biçim değil işlevtir.
Ve orada Kur'an'ın aynı işlevi başka kelimelerle de andığı kaydedilmişti: mihâd (beşik, Nebe 78/6) ve zelûl (uysal binek, Mülk 67/15).
Ve Kâria bölümünde bu kök bir kez daha geçmişti: orada firâş (serilen döşek) ile ferâş (savrulan kelebek) arasındaki karşıtlık kurulmuştu — yer insan için serilir, insanlar o gün savrulur.
Beşik iki şey yapar: taşır ve sallar. Yani hareketsiz bir zemin değil; hareketi olan ama içindekini rahatsız etmeyen bir zemindir.
Birinci fiil yaymayı, ikinci kelime hazırlamayı bildiriyor. Yani yer sadece serilmemiş; kullanıma hazırlanmış.
Kalıbın özelliği şu: fâili genel, mahsûsu (övülen şey) çoğu zaman düşürülür. Burada takdir: fe-ni'me'l-mâhidûne nahnü — "ne güzel döşeyicileriz, biz."
Ve övgünün öznesi Allah'ın kendisi. Bu, Kur'an'da görülen bir kullanımdır ve dikkat çekicidir: cümle bir kulun övgüsü değil, işi yapanın kendi işi hakkındaki hükmü.
Ayrıca çoğul kalıp (el-mâhidûn) kullanılıyor — Kur'an'da azamet çoğulu (nahnü, innâ) yaygındır ve bu tefsirde daha önce kaydedildi.
47. ayet: ve innâ le-mûsiûn — geniş imkân sahibiyiz. 48. ayet: fe-ni'me'l-mâhidûn — ne güzel döşeyicileriz.
İki ayet de aynı biçimde kapanıyor: çoğul kalıpta bir ism-i fâil, ve fâil Allah. Ses de uyumlu (mûsiûn / mâhidûn).