وَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَىٰ بَعْضٍ يَتَسَآءَلُونَ قَالُوٓا۟ إِنَّا كُنَّا قَبْلُ فِىٓ أَهْلِنَا مُشْفِقِينَ فَمَنَّ ٱللَّهُ عَلَيْنَا وَوَقَىٰنَا عَذَابَ ٱلسَّمُومِ إِنَّا كُنَّا مِن قَبْلُ نَدْعُوهُ ۖ إِنَّهُۥ هُوَ ٱلْبَرُّ ٱلرَّحِيمُ
Ve akbele ba'duhüm alâ ba'din yetesâelûn · Kālû innâ künnâ kablü fî ehlinâ müşfikīn · Fe-mennallâhu aleynâ ve vekānâ azâbe's-semûm · İnnâ künnâ min kablü ned'ûh; innehû hüve'l-Berru'r-Rahîm "Birbirlerine dönüp soruşurlar. Derler ki: 'Biz daha önce ailemiz içinde ürperip dururduk. Allah bize lütfetti ve bizi o kavurucu azaptan korudu. Biz bundan önce O'na dua ederdik. Şüphesiz O, iyilik edendir, esirgeyendir.'"
Müddessir 74/40-42 bahsinde bu fiil işlendi ve orada kaydedilmişti: Nebe' bu fiille açılıyor (ammâ yetesâelûn) ve orada da işlendi. Tekrarlamıyorum.
Müddessir'de kaydedilen: ayet önce yetesâelûn diyor — birbirlerine soruyorlar; ve sordukları konu ani'l-mücrimîn — suçlular hakkında.
| Nebe 78/1 | Müddessir 74/40-41 | Tûr 52/25-28 | |
|---|---|---|---|
| Kim soruşuyor | Dünyadakiler | Cennettekiler | Cennettekiler |
| Ne hakkında | en-nebeü'l-azîm — büyük haber | ani'l-mücrimîn — suçlular hakkında | Konu söylenmiyor |
| Cevap kime soruluyor | — | Cehennemdekilere (74/42) | Kendi aralarında kalıyor |
Müddessir'de cennettekiler soruyu suçlulara yöneltiyorlardı ve cevap onların ağzından geliyordu. Burada soru soruluyor, ama cevap kendi geçmişleri hakkında.
- Nebe: Dünyada, gelecek hakkında.
- Müddessir: Cennette, ötekiler hakkında.
- Tûr: Cennette, kendileri hakkında.
Ve konuşmanın zemini yirminci ayette kurulmuştu: sürurin masfûfe — sıra sıra dizilmiş koltuklar. Karşılıklı konuşmak için karşılıklı oturmak gerekir.
أَقْبَلَ — Zâriyât 51/29 bahsinde bu kök işlendi: öne dönmek, yönelmek.
Bu, bir sohbetin başladığı andır. Ve Kur'an bunu kaydediyor — yani cennet tablosunda, yiyecek ve içecekten sonra gelen şey konuşmadır.
Kök: ش-ف-ق. Meâric 70/27-28 bahsinde bu kök işlendi; tekrarlamıyorum. Oradaki tespitin özeti — ve İnşikâk 84/16 ile bağı:
Yani işfâk, korku ile ümidin karıştığı ara haldir; ve kelime kökünü şafağın renginden alır — gündüzle gecenin birbirine karıştığı vakit.
Meâric'te müşfikūn kelimesi azaba bağlanmıştı: min azâbi rabbihim müşfikūn — Rablerinin azabından ürperirler.
| Meâric 70/27 | Tûr 52/26 | |
|---|---|---|
| Neyden | min azâbi rabbihim — azaptan | (söylenmiyor) |
| Nerede | (söylenmiyor) | fî ehlinâ — ailemiz içinde |
Fî ehlinâ — "ailemiz içinde", yani evimizde, yakınlarımızın arasında. Ürperme kamusal bir yerde değil, en yakın çevrede yaşanmış.
Ve bu, yirmi birinci ayetle bağlanıyor. Orada soyun katılması anlatılmıştı; burada o soyun içinde geçen bir hal anlatılıyor.
Yani birinci ayetin ikramı, ikinci ayetin haliyle ilişkilendirilebilir. Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum; ayet bir sebep-sonuç kurmuyor, iki ayet arasında beş ayet var.
İkinci bir okuyuş da klasik kaynaklarda nakledilir: fî ehlinâ "ailemiz hakkında" diye de anlaşılabilir — yani kendileri için değil, yakınlarının akıbeti için ürperiyorlardı. Bu okuyuş da mümkündür ve bir tercih dayatmıyorum.
- مَنّ — karşılıksız vermek, lütufta bulunmak. Minnet aynı kökten.
- مَنّ — verdiğini başa kakmak. Kur'an bunu yasaklar: "Sadakalarınızı başa kakarak … boşa çıkarmayın" (Bakara 2/264).
- Ve kökün somut bir kullanımı: kesmek, eksiltmek. Ecrun ğayru memnûn — kesintisiz ödül (Kalem 68/3; Fussilet 41/8; İnşikâk 84/25).
Kalem 68/3 bahsinde bu kök işlendi; tekrarlamıyorum.
Ve burada fiil Allah'a nispet edilmiş — yani "karşılıksız verme" dalı çalışıyor. Ve bunu söyleyen, cennettekilerin kendisi.
26: Biz ürperirdik. — kendi yaptıkları 27: Allah bize lütfetti. — verilen 28: Biz dua ederdik. — kendi yaptıkları
Yani kendi amelleri ile verilen lütuf iç içe geçmiş ve lütuf ortaya konmuş. Cennettekiler kendi yaptıklarını sayıyorlar, ama araya lütfu koyuyorlar.
عَذَابَ ٱلسَّمُوم — kök س-م-م: gözenek, delik; ve zehir. سَمُوم — gözeneklere işleyen kavurucu sıcak rüzgâr.
Ve kelime, çölde bilinen bir olguyu adlandırır: nemsiz, çok sıcak, insanı kurutan rüzgâr. Kur'an bunu cehennem azabı için kullanır (burası ve Vâkıa 56/42).
Ve dikkat: kelime bir rüzgâr adıdır. Zâriyât 51/41'de Âd'ın helâki er-rîha'l-akīm (kısır rüzgâr) ile anlatılmıştı. İki komşu sûre, iki farklı rüzgâr kelimesiyle iki azap tarif ediyor.
Kökün somut anlamı: kara, kuru toprak (berr, denizin karşıtı). Ve dilciler "genişlik" fikri üzerinden ahlâkî anlama bağlar: birr — iyilik, cömertlik, geniş davranış.
Kur'an birr kelimesini tanımlar: Bakara 2/177'de birrin ne olduğu uzun uzun sayılır — ve bu tefsirde birçok yerde o ayete atıf yapıldı.
Ve iki ismin bir arada olması, cümlenin bağlamıyla uyumludur: cennettekiler bir lütuftan söz ediyorlar (fe-menne'llâhu aleynâ), ve lütfun kaynağını iki isimle adlandırıyorlar.