أَمْ يَقُولُونَ شَاعِرٌ نَّتَرَبَّصُ بِهِۦ رَيْبَ ٱلْمَنُونِ قُلْ تَرَبَّصُوا۟ فَإِنِّى مَعَكُم مِّنَ ٱلْمُتَرَبِّصِينَ
Em yekūlûne şâirun neterabbesu bihî reybe'l-menûn · Kul terabbesû fe-innî meaküm mine'l-müterabbisîn "Yoksa 'bir şair; zamanın felaketini bekliyoruz onun için' mi diyorlar? De ki: 'Bekleyin; ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim.'"
| Tür | Adı | İşlevi |
|---|---|---|
| Bağlantılı | muttasıla | Bir hemze ile birlikte gelir: أ … أَمْ — "şu mu, bu mu?" İki şıktan birini seçtirir |
| Bağlantısız | münkatıa | Tek başına gelir. Anlamı: بَلْ + هَمْزَة — "hayır; peki şöyle mi?" |
Ve münkatıa'nın işleyişi ayetin tonunu belirliyor. Bu edat iki şey birden yapar: önceki ihtimali bırakır (bel) ve yenisini sorar (hemze). Türkçede "yoksa … mı?" diye karşılanır.
Hâkka 69/41 bahsinde bu itham işlendi; tekrarlamıyorum. Oradaki tespitin özeti: شَاعِر — kelimenin tam anlamı hisseden, sezendir (kök ش-ع-ر: hissetmek, farkına varmak; şuûr aynı kökten). Şair, sıradan insanın fark etmediğini fark eden kişidir.
Ve Hâkka'da şair ithamına tü'minûn (inanıyorsunuz), kâhin ithamına tezekkerûn (düşünüyorsunuz) ile cevap verilmesinin sebebi hakkında bir okuma denenmiş, klasik bir müfessire nispet edilmediği belirtilmişti.
Buraya eklenecek olan: Tûr'da şair ithamı yalnız başına gelmiyor; bir beklenti ile birlikte geliyor.
رَيْب — kök ر-ي-ب: şüphe, kuşku; ve huzursuzluk veren şey. Bakara 2/2 bahsinde bu kök işlendi (lâ raybe fîh); tekrarlamıyorum.
Ve rayb burada "şüphe" değil, "zamanın getirdiği belirsiz belâ" anlamındadır. Dilciler bu kullanımı kaydeder: raybü'd-dehr — zamanın darbeleri.
مَنُون — kök م-ن-ن. Ve yukarıda 52/27 bahsinde bu kökün üç dalı verildi: lütuf, başa kakma, ve kesmek/eksiltmek.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum. Kökün iki dalı da dilcilerin kaydettiğidir; iki kelimenin aynı sûrede bulunması metinde açıktır; kasıtlı bir düzen iddiası değildir.
Ve Kalem 68/3'teki ecrun ğayru memnûn (kesintisiz ödül) da aynı kökten ve Kalem bölümünde işlendi. Yani kök üç yerde üç konumda: kesilmeyen ödül, kesilmeyen lütuf, kesen zaman.
Muhatap bir tez öne sürmüyor. Bir strateji açıklıyor: "bu bir şair; bekleyelim, zaman onu halleder."
Ve bunun arkasında bir varsayım var: bir söz, söyleyeni öldüğünde biter. Bu varsayım, sözü şairin sözü saymaktan doğuyor — çünkü şairin sözü kişiseldir ve kişiyle birlikte gider.
Ve cevap, varsayımı tartışmıyor; stratejiyi kabul ediyor: kul terabbesû fe-innî meaküm mine'l-müterabbisîn — "bekleyin; ben de bekleyenlerdenim."
Bu, Kur'an'ın sık kullandığı bir hamledir ve bu tefsirde Kâfirûn ve Duhâ bölümlerinde kaydedildi: iddianın içeriğine girilmeden karşılık verilir.
Ve buradaki inceliği görmek gerekiyor: cevap "hayır, beklemeniz boşuna" demiyor. "Ben de bekliyorum" diyor.
تَرَبُّص — kök ر-ب-ص: beklemek, gözetlemek, bir şeyin olmasını beklemek. Tefe''ul babı, işin sürekliliğini bildirir.
Ve kelime ayette üç kez, üç kalıpta: neterabbesu (fiil, onlar), terabbesû (emir), el-müterabbisîn (ism-i fâil, çoğul).
Aynı kök üç kez üst üste. Bu, Arapçada bir tekniktir ve cevabın karşı tarafın kelimesiyle verildiğini gösterir.