أَلَكُمُ ٱلذَّكَرُ وَلَهُ ٱلْأُنثَىٰ · تِلْكَ إِذًا قِسْمَةٌ ضِيزَىٰ
E-lekümü'z-zekeru ve lehü'l-ünsâ · Tilke izen kısmetün dîzâ "Erkek sizin, dişi O'nun, öyle mi? Bu, o zaman, insafsız bir paylaştırma."
Yani ayet, karşı tarafı kendi dışından bir ölçüyle yargılamıyor. Karşı tarafın kendi kabullerini alıp içindeki çelişkiyi gösteriyor.
1. Kız çocuğu istenmeyen, utanç verici bir şeydir. — Bu, Kur'an'ın kendi kaydettiği bir olgudur: "Onlardan birine kız çocuğu müjdelendiğinde, öfkeyle dolu olarak yüzü kapkara kesilir" (Nahl 16/58). Tekvîr bölümünde bu ayet ayrıntılı işlendi. 2. Melekler ve bu üç varlık Allah'ın kızlarıdır.
Tûr bölümünde aynı tekniğin bir başka örneği işlendi (Tûr 52/39) ve orada kaydedilen not burada da aynen geçerlidir:
Bir kayıt gerekiyor: ayet kız çocuğunun değersizliğini kabul etmiyor; muhatabın kabulünü ona karşı kullanıyor. Bu, Kur'an'ın sık kullandığı bir tekniktir: karşı tarafın kendi ölçüsüyle konuşmak.
Bu kaydı burada tekrarlamak zorunludur, çünkü ayet yanlış okunmaya en açık ayetlerden biridir. Ayetin mantığı şudur: "Sizin değer sisteminize göre bu bölüşüm haksızdır." Ayetin mantığı şu değildir: "Kız çocuğu gerçekten daha değersizdir."
Ve delilin gücü tam da buradadır. Bir insanın kendi ölçüsüyle yakalanması, dışarıdan bir ölçüyle yargılanmasından çok daha zor cevaplanır. Dışarıdan gelen ölçü reddedilebilir; kendi ölçün reddedilemez.
Normal sıra e-zekeru leküm olurdu; ayette e-lekümü'z-zeker geliyor — burada zaten câr-mecrûr (leküm) öne alınmış. Ve ikinci cümlede de aynı: ve lehü'l-ünsâ.
Kelimenin seçimi kayda değer. Ayet "bu bir yalandır" ya da "bu bir iftiradır" demiyor. "Bu bir paylaştırmadır" diyor — ve paylaştırmanın niteliğini söylüyor.
Yani mesele bir bölüşüm meselesine indirgeniyor. Ve bölüşüm, o toplumun en iyi bildiği şeydi: ganimet bölüşülür, miras bölüşülür, kuyu suyu bölüşülür, otlak bölüşülür. Bir bölüşümün adil olup olmadığı, o toplumda herkesin hüküm verebileceği bir konuydu.
Kökün anlamı: haksızlık etmek, eksik pay vermek, eğri bölmek. Dâzehû hakkahû — hakkını eksik verdi, hakkını kısarak verdi.
ضِيزَىٰ kelimesi fi'lâ vezninde görünür. Ancak Arapçada sıfat olarak fi'lâ vezni son derece nadirdir; sıfatlarda beklenen vezin فُعْلَىٰ (fu'lâ) — kübrâ, suğrâ, husnâ gibi.
Nahivcilerin kaydettiği izah şudur: kelimenin aslı ضُوزَىٰ (dûzâ, fu'lâ vezninde) idi; ortadaki و harfi, kendinden sonra gelen ى sebebiyle ى'ye dönüştü ve ötre (damme) de esreye (kesra) çevrildi. Aynı olay Arapçada başka kelimelerde de görülür (bîd — beyazlar, aslı bûd).
Ve bir kıraat farkı nakledilir: kelimenin ضِئْزَىٰ (hemzeli) olarak da okunduğu belirtilir. İmam adı vermiyorum. Anlam farkı üretmiyor.
Kelimenin nadirliği üzerine bir gözlem — kendi okumam olarak. Kur'an'da bir kez geçen ve alışılmadık bir vezinde gelen bir kelime, cümlede bir duraklama üretir. Okuyucu ya da dinleyici, bilmediği bir kelimeyle karşılaştığında yavaşlar. Ve ayet tam olarak bir hükümle bitiyor — hükmün üzerinde durulması istenen bir yerde.
Yani ayet hükmü doğrudan vermiyor; bir çıkarım olarak veriyor. "Bu haksız bir paylaşımdır" değil, "o zaman bu haksız bir paylaşım olur."
Fark şudur: edat, hükmü muhatabın kendi kabulüne bağlıyor. Eğer kız çocuğunu istemiyorsanız, o zaman bu bölüşüm haksızdır. Şart cümlesinin ilk yarısı söylenmiyor, çünkü muhatap onu zaten kabul ediyor.