إِنَّ ٱلْمُجْرِمِينَ فِى ضَلَٰلٍ وَسُعُرٍ · يَوْمَ يُسْحَبُونَ فِى ٱلنَّارِ عَلَىٰ وُجُوهِهِمْ ذُوقُوا۟ مَسَّ سَقَرَ
İnne'l-mücrimîne fî dalâlin ve su'ur — yevme yüshabûne fi'n-nâri alâ vücûhihim zûkû messe sekar "Suçlular sapkınlık ve alevler içindedir. O gün yüzüstü ateşe sürüklenirler: 'Tadın sekarın dokunuşunu!'"
Yirmi dördüncü ayetin altında bu meseleyi ayrıntılı işledim ve tekrarlamıyorum. Burada yalnız kaydediyorum: kırk yedinci ayet, yirmi dördüncü ayetteki iki kelimeyi birebir tekrarlıyor.
| 24. ayet | 47. ayet | |
|---|---|---|
| Cümle | innâ izen le-fî dalâlin ve su'ur | inne'l-mücrimîne fî dalâlin ve su'ur |
| Kip | Şartlı, farazî — izen (o takdirde) | Kesin, haber |
| Kim hakkında | Semûd, kendisi hakkında | Suçlular |
| Su'ur | Çılgınlık | Alevler (ya da ikisi birden) |
Kök: ج-ر-م. Somut anlamı: kesmek, koparmak. Cerame'n-nahle — hurmayı devşirdi, meyveyi kopardı. Cirm — bir şeyin gövdesi, cismi.
Kelimenin sûredeki konumu kayda değer. Sûre dört kavmi tek tek adlandırdı: Nûh kavmi, Âd, Semûd, Lût kavmi, Âl-i Fir'avn. Kırk yedinci ayette adlar bitiyor ve tek bir vasıf kalıyor: el-mücrimûn.
STYLE'da kayıtlı olan ilke burada metnin kendi işleyişinde görünüyor: "Bir etnik veya dinî grup hakkında toptan hüküm kurulmaz; ayetin tarif ettiği vasıflardır, kim o vasfı taşırsa ona dahildir." Sûrenin kendisi de aynı geçişi yapıyor: kavim adlarından vasfa.
Ve aynı kökten سَحَاب — bulut. Dilcilerin izahı: bulut, gökte sürüklenen şeydir; rüzgâr onu çeker götürür.
Tûr'de bu kök işlendi.
Kelimenin verdiği görüntü belirleyicidir: sahb yürütmek değil, çekmektir. Sürüklenen şeyin kendi hareketi yoktur; taşınır.
| Ayet | Hareket | Kimin hareketi |
|---|---|---|
| 8 | mühti'în — boyun uzatarak koşmak | Kendileri hareket ediyor (mecburen de olsa) |
| 48 | yüshabûne — sürüklenmek | Hareket ettiriliyorlar |
Kur'an bu ifadeyi birkaç yerde kullanır: "Kıyamet günü onları yüzüstü haşrederiz" (İsrâ 17/97), "Yüzüstü cehenneme toplanacak olanlar…" (Furkān 25/34).
Yüz, insanın tanınma organıdır — kimliğin taşıyıcısı. Ve sürüklemenin yüz üzerinde olması, bu organı yere değdirir.
Ve bu, otuz yedinci ayetle bir bağ kuruyor: orada Lût kavminin gözleri silinmişti; burada yüzler yere sürtülüyor. Sûre iki cezayı da yüz bölgesine yerleştiriyor.
Ateşin en hafif teması için kullanılabilecek kelime seçilmiş. "Ateşin yakışını tadın" ya da "ateşi tadın" denmiyor; "ateşin dokunuşunu tadın" deniyor.
Bu, belâgatte tehvîn-i lafz ya da bir tür eksiltmeli anlatım sayılır: az söyleyerek çok anlatmak. Türkçede "ucundan bir tadın bakalım" ifadesi benzer işi görür.
Kur'an aynı tekniği başka yerde de kullanır: "Rabbinin azabından bir esinti (nefha) onlara dokunsa…" (Enbiyâ 21/46). Orada da en küçük ölçü seçilmiş.
سَقَر — Kök: س-ق-ر. Bu kelime Müddessir'de tam olarak işlendi ve bu ayet orada anılmıştı. Oradaki kayıtlar:
"Somut anlamı: güneşin kavurması, yakıp değiştirmesi. Sekarethü'ş-şems — güneş onu kavurdu, teni değişti. Kelime Kur'an'da bir özel ad gibi kullanılır ve dört yerde geçer: Müddessir 74/26, 74/27, 74/42 ve Kamer 54/48. Ve bir gramer nüktesi: kelime gayr-i munsariftir (tenvin almaz) — bu, onun özel ad muamelesi gördüğünü gösterir."
Buraya eklediğim tek şey, iki kelimenin karşılaşmasıdır ve kendi okumamdır: mess Arapçanın en hafif temas kelimesi, sekar ise kökü kavurma olan bir addır. Cümle ikisini yan yana koyuyor. En hafif fiil, en ağır ismin başına geliyor.