وَأَصْحَٰبُ ٱلشِّمَالِ مَآ أَصْحَٰبُ ٱلشِّمَالِ · فِى سَمُومٍ وَحَمِيمٍ · وَظِلٍّ مِّن يَحْمُومٍ · لَّا بَارِدٍ وَلَا كَرِيمٍ
Ve ashâbü'ş-şimâli mâ ashâbü'ş-şimâl · Fî semûmin ve hamîm · Ve zıllin min yahmûm · Lâ bâridin ve lâ kerîm
"Solun adamları — nedir solun adamları! İçe işleyen bir sıcakta ve kaynar suda; kapkara dumandan bir gölgede — ne serin ne de hoş."
Kalıp yirmi yedinci ayetle aynı: ad + mâ + ad. Bu soru kalıbının işi (tefhîm — büyütme, dehşet verme) sekizinci ve dokuzuncu ayetler bölümünde işlendi; tekrarlamıyorum.
Adın değişmesi ise burada yeniden kaydedilmeli: girişte bu grup ashâbü'l-meş'eme diye anılmıştı (9), şimdi ashâbü'ş-şimâl deniyor. Sûrenin yapısı bölümündeki tabloya bakılabilir; adların sistemli değişimi orada çözülmüştü.
Kök Hâkka'de çözümlendi (Hâkka 69/25, bi-şimâlihî): şimâl hem sol taraf hem kuzey ve kuzey rüzgârı demektir; doğuya dönen kişinin solu kuzeydir. Ayrıca kökün "kuşatmak, kapsamak" anlamı (şemile) oradaki tahlilde kaydedildi. Tekrarlamıyorum.
Buraya ait olan şu: Hâkka'da kelime bir ele aitti — kitabın sol elden verilmesi. Burada ise bir gruba ad olmuş. Aynı kök, bir yerde tekil bir anın tarifi, bir yerde bir sınıfın adı. Sûre boyunca gördüğümüz işlemin aynısı: kelime bireysel sahneden çıkıp sınıf adına dönüşüyor.
Kök Tûr'de çözümlendi (Tûr 52/27, azâbe's-semûm): s-m-m kökü gözenek/delik ve zehir anlamlarını birlikte taşır; semûm, gözeneklere işleyen kavurucu rüzgârdır. Oradaki tahlile dayanıyorum.
Buraya eklenecek olan şudur: kelimenin tarifindeki incelik, sıcağın dışarıdan sarması değil, içeri girmesidir. Mesâmm — bedenin gözenekleri. Yani semûm, deriden geçen sıcaktır. Ve semm (zehir) de aynı kökten olduğu için dilciler bağı şöyle kurar: her ikisi de bedene bir yerden sızar.
Kök Hâkka'de ayrıntılı çözümlendi (Hâkka 69/35): kökün iki anlam dalı — kaynar su ve yakın dost — ve dilcilerin bunları "ısı" üzerinden birleştirmesi orada işlendi. Meâric'de de (Meâric 70/10) aynı çift kaydedildi. Tekrarlamıyorum.
Sûre içi bağ: hamîm bu sûrede iki kez daha geçecek — 54. ayette (fe-şâribûne aleyhi mine'l-hamîm) ve 93. ayette (fe-nüzülün min hamîm). Üç geçişin üçü de aynı gruba ait.
Kökü hamîm ile aynıdır: ح-م-م. Ama anlam dalı farklıdır: bu koldan kömür karası, is, kara duman anlamı gelir. Hummetün — siyahlık. Dilciler yahmûmu yoğun kara duman diye tarif eder.
Üç kelime de aynı vezinde değildir ama üçü de aynı sese bağlanır: -ûm. Ve iki tanesi harfi harfine aynı kökten gelir.
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum: tabloda sayılan üç şey — sıcak, kaynar su, duman — birbirinden ayrı üç azap değil, tek bir ortamın üç hâli gibi kuruluyor. Ses tekrarı bu birliği kulakta pekiştiriyor. Sağın adamlarının tablosunda kelimeler birbirinden ayrışıyordu (mahdûd, mendûd, memdûd — farklı kökler, aynı ses); burada ise aynı kök iki kez dönüyor. Fark küçüktür ama ölçülebilir.
Kelimenin seçimi dikkat çekicidir. Zıll (gölge), Arap dilinde ve özellikle çöl hayatında rahmet kelimesidir; sığınılan yerdir. Sûrenin otuzuncu ayetinde sağın adamları için zıllin memdûd (uzatılmış gölge) denmişti.
Burada aynı kelime dönüyor — ve nitelemesiyle tersine çevriliyor: zıllin min yahmûm — gölgesi olan şey ağaç değil, duman.
Bu, sûre içinde doğrulanabilir bir karşıtlıktır. Ve şunu kendi okumam olarak ekliyorum: gölge, kaçılan şeyden korur. Dumanın gölgesi ise kaçılan şeyin kendisidir. Yani ayet, sığınağı sığınılamaz kılarak tarif ediyor — azabı anlatmak için yeni bir kelime aramıyor, rahmet kelimesini kullanıp içini boşaltıyor.
İkincisi beklenmedik. Kerîm — kerem sahibi, cömert, değerli. Bir gölge için "kerîm değil" denmesi Türkçeye kolay çevrilmez. Dilciler bu kullanımı şöyle açıklar: Arapçada kerîm, bir şeyin kendi cinsinin iyisi ve faydalısı olması anlamında da kullanılır. Nahlün kerîm — verimli hurma. Buna göre lâ kerîm: işe yaramaz, kendinden beklenen faydayı vermeyen.
Yani önce beklenen fayda, sonra bütün faydalar elenmiş oluyor. Yirmi beşinci ayette lağv ve te'sîm için kurulan basamağın (hafiften ağıra) tersi burada işliyor: önce özel, sonra genel.
Ve bir ayrıntı daha kaydedilmeye değer: kerîm kelimesi Kur'an'da Kur'an'ın kendisi için (le-kur'ânün kerîm — bu sûrenin 77. ayeti), arşın sıfatı olarak ve insanın ikram edilmişliği için kullanılan bir kelimedir. Sûre, on ayet sonra aynı sıfatı Kur'an'a verecek. Burada ise reddedilerek geçiyor. Aynı sûrede aynı sıfatın bir yerde nefyedilip bir yerde isnat edilmesi, doğrulanabilir bir tekrardır ve tabloların birbirine göre kurulduğunu gösterir.