ثُمَّ إِنَّكُمْ أَيُّهَا ٱلضَّآلُّونَ ٱلْمُكَذِّبُونَ · لَءَاكِلُونَ مِن شَجَرٍ مِّن زَقُّومٍ · فَمَالِـُٔونَ مِنْهَا ٱلْبُطُونَ · فَشَٰرِبُونَ عَلَيْهِ مِنَ ٱلْحَمِيمِ · فَشَٰرِبُونَ شُرْبَ ٱلْهِيمِ · هَٰذَا نُزُلُهُمْ يَوْمَ ٱلدِّينِ
Sümme inneküm eyyühe'd-dâllûne'l-mükezzibûn · Le-âkilûne min şecerin min zakkūm · Fe-mâliûne minhe'l-butûn · Fe-şâribûne aleyhi mine'l-hamîm · Fe-şâribûne şurbe'l-hîm · Hâzâ nüzülühüm yevme'd-dîn
"Sonra siz, ey sapmışlar, ey yalanlayanlar! Elbette zakkum ağacından yiyeceksiniz, karınlarınızı ondan dolduracaksınız, üstüne kaynar sudan içeceksiniz — susamış develerin içişi gibi içeceksiniz. İşte hesap gününde onlara çıkarılan ikram budur."
Kırk birinci ayetten beri sol tarafın adamları üçüncü şahısla anlatılıyordu: ashâbü'ş-şimâl, innehüm kânû, ve kânû. Elli birinci ayette bu birden bozuluyor: inneküm — "siz".
Ve dikkat: elli altıncı ayette hitap yine üçüncü şahsa dönüyor (nüzülühüm — "onların ikramı"). Yani ikinci şahıs hitabı yalnızca beş ayet sürüyor, tam da yeme-içme sahnesinde.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum: anlatı en somutlaştığı yerde muhataba dönüyor. Tasnif üçüncü şahısla yapılıyor, sahne ikinci şahısla yaşatılıyor. Sonra tekrar geri çekiliyor ve mühür yine dışarıdan vuruluyor.
| Ayet | Sıra |
|---|---|
| 51 | ed-dâllûne'l-mükezzibûn — önce sapma, sonra yalanlama |
| 92 | el-mükezzibîne'd-dâllîn — önce yalanlama, sonra sapma |
Kendi okumam olarak şunu veriyorum: elli birinci ayette hitap onlara yapılıyor ve sıra onların yaşadığı sıradır — önce yoldan çıkılır, sonra inkâr edilir (kırk beş-kırk yedinci ayetlerdeki mütref → ısrar → söz zinciri de aynı sırayı kurmuştu). Doksan ikinci ayette ise hüküm veriliyor ve hükümde önce fiil anılıyor: yalanlamış olmak. Yani biri oluş sırası, biri karar sırası.
Sûrenin yapısı bölümünde, üçüncü grubun sonunda mekân adını kaybedip fiil sıfatlarıyla anıldığını kaydetmiştim. Burası o dönüşümün ilk göründüğü yerdir: elli birinci ayette grup artık ashâbü'ş-şimâl diye çağrılmıyor, iki fiil sıfatıyla çağrılıyor.
Dizimde bir gariplik var ve dilciler bunu kaydeder: min şecerin min zakkūm — iki min üst üste ve her iki isim de nekre (belirsiz).
Beklenen ifade mine'ş-şeceri'z-zakkūm (zakkum ağacından) olurdu. Belirsiz gelmesi dilcilerce şöyle açıklanır: cinsi bilinmeyen, tanınmayan bir ağaç. Yani kelime tanıtmıyor, yabancılaştırıyor.
| Taraf | Bitki | Nasıl anılmış |
|---|---|---|
| Sağ (28-33) | sidr, talh, meyve | Tanıdık — Arabistan'da bilinen ağaçlar |
| Sol (52) | zakkūm | Belirsiz — "bir ağaçtan, zakkumdan" |
| Görüş | İzah |
|---|---|
| Arapça bir kök | Tezakkame — bir şeyi zorla, tiksinerek yutmak. Buna göre ad, yeme biçiminden gelir |
| Bilinen bir bitkinin adı | Bazı dilciler Arabistan'da acı ve zehirli bir bitkinin bu adla anıldığını nakleder |
| Yabancı kökenli | Kelimenin Arapçaya dışarıdan girdiği görüşü de nakledilir |
Kesin bir etimoloji hükmü vermiyorum. Şu kadarı ayetin kendisinden okunur: ağaç, yenmesi istenen bir şey olarak değil, karın doldurulan bir şey olarak anlatılıyor.
Kelime seçimi burada bütün sahneyi taşıyor. Ayet "doyacaklar" demiyor, "karınlarını dolduracaklar" diyor.
Fark açıktır ve kaydedilmeye değer: doymak bir tatmindir, doldurmak bir hacim işidir. Sağın adamlarının tablosunda yiyecekten söz edilirken seçim vurgulanmıştı — fâkihetin mimmâ yetehayyerûn (beğendiklerinden meyve), lahmi tayrin mimmâ yeştehûn (canlarının çektiğinden kuş eti). Orada irade var: seçiyorlar, canları çekiyor. Burada irade yok: dolduruyorlar.
Bunu kendi okumam olarak veriyorum, dayanağı iki tablonun fiilleridir: biri iştahla, biri mecburiyetle yiyor.
Fâ Arapçada takip ve aralıksızlık bildirir (fâü't-ta'kīb). Yani sahne dört adımda, ara vermeden akıyor: yemek → doldurmak → içmek → hayvan gibi içmek.
Sağın adamlarının tablosunda böyle bir zincir yoktur; orada nesneler vâv ile sıralanır (ve fâkihetin, ve lahmi tayrin, ve hûrun în) — yani yan yana durur, birbirini kovalamaz.
| Taraf | Bağlaç | Etkisi |
|---|---|---|
| Sağ | vâv | Yan yana sıralanan nimetler, aralarında zaman baskısı yok |
| Sol | fâ | Birbirini kovalayan adımlar, durak yok |
Aleyhi — "onun üstüne". Yani yemekten sonra su içmek gibi. Tanıdık bir sofra hareketi, tersine çevrilmiş bir sofrada.
Dilcilerin verdiği anlam: hîm, ehyem/heymâ'nın çoğuludur ve suya kanmayan bir hastalığa tutulmuş deve demektir. Hüyâm — develerde görülen, hayvanın sürekli su içmesine yol açan ve içtikçe susuzluğunun geçmediği bir hâl olarak tarif edilir.
Kökün ikinci bir dalı daha kaydedilir: heyemân — şaşkın şaşkın, yönsüz dolaşmak. Dilciler ikisini "kendini tutamama" ortak paydasında birleştirir. Bu bağı dilcilerin kurduğu şekliyle aktarıyorum, kesin hüküm olarak değil.
Bir ayrım kaydı: Haşr sûresinde geçen el-müheymin kelimesinin kökü üzerinde ayrı bir ihtilaf vardır ve Haşr'de tartışılmıştır; o mesele bununla karıştırılmamalıdır.
Benzetmenin işi: şurbe'l-hîm — "hîm'in içişi gibi içmek". Yani ölçü, sayı ya da süre verilmiyor; bir hâl veriliyor: içtikçe geçmeyen susuzluk.
Ve benzetmenin muhataba göre seçilmesi kaydedilmeli: deve, o toplumun en iyi bildiği hayvandır ve su ile ilişkisi hayatlarının merkezindedir. Susuzluğa en dayanıklı hayvanın kanmaması — bu görüntü çölde yaşayan biri için en uç örnektir.
Sûre içi bağ: on sekizinci ayette sâbikūn için bi-ekvâbin ve ebârîka ve ke'sin min maîn (kaplar, ibrikler, akan pınardan bir kadeh) denmişti. Orada su akıyor ve kadehle içiliyordu; burada su kaynıyor ve hayvan gibi içiliyor. İki tablo aynı fiili (içmek) alıp iki ayrı sahneye koyuyor.
Nüzül — kök ن-ز-ل. Kelimenin tarifi kaydedilmeye değer: dilciler nüzülü konuğa varışında çıkarılan ilk ikram diye açıklar. Yani asıl ziyafet değil, kapıda karşılarken sunulan şey.
Bu tanım ayeti bir anda başka bir şeye çeviriyor ve bunu bu dosyada daha önce (24. ayet bölümünde) kaydetmiştim: aynı kelime doksan üçüncü ayette de dönecek — fe-nüzülün min hamîm.
Kelimenin seçimindeki keskinlik şudur: ikram kelimesiyle azap anlatılıyor. Ve "ilk ikram" demek, arkasından daha fazlasının geleceğini ima eder.
Bunu kendi okumam olarak veriyorum ve dayanağı kelimenin sözlük anlamıdır: nüzül, bir sonu değil bir karşılamayı bildirir.
Yevme'd-dîn — hesap günü. د-ي-ن kökünün "borç / karşılık / boyun eğme" dalları Fâtiha bölümünde (mâliki yevmi'd-dîn) çözümlendi; tekrarlamıyorum.
Ve birinci blok, başladığı yere bağlanarak kapanıyor: sûre izâ vakaati'l-vâkıa ile açılmıştı — bir olayın gerçekleşmesiyle. Elli altıncı ayet o olayın gününe ad veriyor: yevme'd-dîn. Elli altı ayet boyunca anlatılan sahne, sonunda takvimdeki yerine oturtuluyor.