سَبَّحَ لِلَّهِ مَا فِى ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَمَا فِى ٱلْأَرْضِ وَهُوَ ٱلْعَزِيزُ ٱلْحَكِيمُ
- "Yüzüp gidenlere andolsun" — وَٱلسَّٰبِحَٰتِ سَبْحًا (Nâziât 79/3).
- "Gündüzün senin için uzun bir yüzme vardır" — سَبْحًا طَوِيلًا (Müzzemmil 73/7). Müzzemmil bölümünde işlenmişti: gündüz, insanın içinde sürüklendiği, ayak basacak zemin bulamadığı bir ortam olarak tarif ediliyordu.
- "Her biri bir yörüngede yüzer" (Enbiyâ 21/33; Yâsîn 36/40).
Klasik izah şudur: tesbîh, Allah'ı kendisine yakışmayan her şeyden uzaklaştırmaktır — tenzih. Yüzme fiili bir uzaklaşma hareketidir: yüzen, bulunduğu noktadan hızla ayrılır.
Yani sübhânallâh demek, "Allah'ı [O'na yakışmayan şeylerden] uzağa yüzdürürüm" gibi bir anlam taşır. Kelime, bir yaklaştırma değil, bir ayırma fiilidir.
Bu, tesbihin ne olduğunu değiştiriyor. Tesbih bir övgü değil; övgüden önce yapılan bir temizliktir. Bir şey hakkında doğru konuşabilmek için, önce onun hakkındaki yanlışların uzaklaştırılması gerekir.
Ve sûre bunu 23. ayette açıkça söyleyecek: isimler sayıldıktan sonra bile سُبْحَٰنَ ٱللَّهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ deniyor.
1. Tahakkuk: mâzî kip, bir şeyin gerçekleşmiş ve sabit olduğunu bildirir. "Tesbih olmuş bitmiş" demek değil; "tesbih vaki olmuştur, tartışmasızdır" demek. 2. Başlangıçtan beri: yaratılış anından itibaren süregelen bir hal.
مَا kullanılmış, مَنْ değil. Arapçada men akıl sahipleri için, mâ genel olarak "şey" için kullanılır.
Bu, sûrenin 21. ayetini önceden hazırlıyor: orada bir dağ, Kur'an karşısında huşû duyacak ve çatlayacak. Ve 24. ayet, birinci ayetin cümlesini tekrarlayacak. Sûre, cansız görülen varlıkları üç kez tesbih ve huşû öznesi yapıyor.
Bir gramer notu: ilk ayette mâ iki kez tekrarlanmış (mâ fi's-semâvâti ve mâ fi'l-ard); son ayette bir kez (mâ fi's-semâvâti ve'l-ard). Klasik tefsirlerde bu tür farklar kaydedilir; tekrarın ayrı ayrı vurgu, tek kullanımın ise bütünleme bildirdiği söylenir. Bunu bir gözlem olarak aktarıyorum.
عَزِيز — Kök: ع-ز-ز. Kökün somut anlamı sertlik ve zorluktur: ardun izâz, kazılamayan sert toprak. Buradan izzet: yenilmezlik, üstünlük; ve azîz: hem güçlü hem nadir bulunan, kıymetli.
حَكِيم — Kök: ح-ك-م. Bu kökün somut anlamı üzerinde durmaya değer: hakeme aslen atın gemini takmak, engellemektir. Hakeme, atın ağzına takılan demir parçasıdır ve atı yönlendirmeye yarar.
Buradan hüküm (bir işi bir yöne bağlamak), hikmet (bir şeyi olması gereken yere koymak, savrulmasını engellemek) ve hakîm (her şeyi yerli yerine koyan) gelir.
Yani hikmet, kökünde bir frenleme ve yönlendirme fikri taşır. Bilgelik, çok şey bilmek değil; bilineni doğru yere koymaktır.
İki ismin birlikteliği anlamlı. Azîz güçtür, Hakîm o gücün yönüdür. Güç tek başına anıldığında keyfîliğe açıktır; hikmetle birlikte anıldığında bir ölçüye bağlanır.
Ve bu, sûrenin konusuyla doğrudan ilgili: sûre bir güç kullanımını anlatacak — bir topluluğun sürülmesini, malların taksimini. İkinci ismin varlığı, anlatılacak olanın keyfî bir güç gösterisi olmadığını baştan söylüyor.